Bir hizmetçi işten atılma korkusuyla bebeğini işe getirdi—ta ki çocuk mafya babasıyla uyuyana ka
Bir hizmetçi işten atılma korkusuyla bebeğini işe getirdi—ta ki çocuk mafya babasıyla uyuyana ka
Gölgeler Arasında Bir Yıldız (Yeniden Doğuş)
Bölümün kalbinde yankılanan o sessizlik, Selest’in zihninde fırtınalar koparmaya yetmişti. Decklin’in koridordaki son sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu: “Onun dünyası kimseyi esirgemez.” Ancak Selest, geriye dönüp baktığında, korkunun ötesinde başka bir şeyin, adını koyamadığı derin bir bağın inşasını hissedebiliyordu.
Ertesi sabah güneş, Northshore’un devasa meşe ağaçlarının üzerinden süzülerek malikanenin buz gibi mermer zeminlerine vurduğunda, Selest ve küçük Poppy yine kapıdaydılar. Poppy, sanki burası yabancı bir mafya malikanesi değil de kendi oyun parkıymış gibi neşeyle içeri süzüldü. Minik adımları, devasa antrede yankılanıyor, o ağır, zehirli sessizliği adeta taze bir nefes gibi dağıtıyordu.
Holden Mercer, çalışma odasının kapısını aralamış, masasının başında her zamanki dik duruşuyla oturuyordu. Ancak bugün yüzündeki o keskin, aşılmaz buz tabakası hafifçe çatlamıştı. Gözleri, içeri giren küçük kızın rengarenk kurdela takılmış saçlarına takıldı.

“Bugün hangi hikayeyi anlatacaksın bakalım, ufaklık?” diye sordu Holden, sesi her zamankinden daha yumuşak, neredeyse bir fısıltı kadar derindi.
Poppy, hiç düşünmeden adamın çalışma masasının üzerine tırmandı. Önündeki resmi evrakları ve kalemleri kendi küçük elleriyle kenara itip, tam ortaya oturdu. “Bugün bisküvi kedinin uzay maceralarını anlatacağım bayım,” dedi büyük bir ciddiyetle. “Ama önce bana geçen sefer yarım bıraktığımız büyük yıldızı bitirmem yardım etmelisin. Parmaklarım yoruldu.”
Holden, oturduğu deri koltuktan yavaşça kalktı. Dışarıdan bakıldığında Chicago yeraltı dünyasının önünde titrediği o adam, şimdi üç yaşında bir çocuğun emrine amade, devasa ellerini metal ataşlara uzatıyordu. Selest, kapı eşiğinde elindeki temizlik beziyle durmuş, bu iki farklı dünyanın nasıl bu kadar kusursuz bir uyum sağlayabildiğine şaşırıyordu.
Geçen hafta mutfak zemininde açlıkla, korkuyla ve ev sahibi morgandan gelen tehdit telefonlarıyla boğuşan kadın ile 19 yaşında babasının kanını elleriyle silmek zorunda kalmış o soğuk adam… İkisi de hayatın en acımasız sillesini yemişti. Biri hayatta kalmak için temizlik beziyle mermer ovuyor, diğeri ise imparatorluğunu korumak için çelikten duvarlar örüyordu. Ama şimdi, bu masanın etrafında bir çocuk masumiyeti her iki duvarı da delip geçiyordu.
Ancak huzur, bu malikanede hiç ھiçbir zaman uzun sürmezdi.
Öğleden sonra saat üç sularında, malikanenin dış kapısının önünde ani bir hareketlilik yaşandı. Park halindeki siyah zırhlı araçların motorları homurdanmaya başladı. Decklin’in telsizi keskin bir cızırtıyla öttü. Üçüncü kattaki o kilitli odanın kapısı, o gün ilk kez sadece aralık kalmamış, tamamen açılmıştı.
İçeriden gelen yabancı, sert adımlar mermerlerde yankılandı. Bu, Holden’ın iş ortaklarından ya da daha doğrusu, geçmişindeki karanlık hesaplaşmalardan birinin habercisiydi. Adamın adı Vane idi; Chicago’nun güney yakasını ele geçirmeye çalışan, kuralları tanımayan acımasız bir cellat.
Vane, doğrudan çalışma odasına doğru yürüdü. Kapıyı çalma zahmetine bile katlanmadan içeri girdiğinde, havadaki sıcaklık aniden sıfırın altına düşmüş gibi oldu. Gözleri masanın üzerinde oturan küçük Poppy’ye, ardından sessizce ayakta duran Holden’a kaydı.
“Demek zamanını çocuklarla oyun oynayarak harcıyorsun, Holden,” dedi Vane, yüzünde çirkin bir sırıtışla. “Babanın koltuğuna oturmak seni yumuşatmış sanırım. Ama o küçük kız ve annesi… Onlar senin zayıf noktan. Ve yeraltı dünyası zayıf noktaları asla affetmez.”
O an odadaki tüm hava çekildi sanki. Selest, koridorun köşesinde nefesini tuttu. Kalbi, o ilk gün alarm çaldığındaki gibi göğsünü sıkıştırıyordu. Korku, taze bir sarmaşık gibi tüm bedenini sardı. İşte başladı, diye düşündü. Kaçınılmaz son geldi. Sokağa atılmak, aç kalmak hişbir şeydi; ama ya Poppy’ye bir şey olsaydı?
Holden ayağa kalktı. Yavaş, son derece kontrollü adımlarla masanın etrafından dolaştı. Yüzündeki o yorgun ifade bir anda silinmiş, yerine o efsanevi, dondurucu gri bakışlar gelmişti. Boyu Vane’den biraz daha uzundu; ama yaydığı otorite odadaki herkesi ezebilecek kadar büyüktü.
“Bu odadan içeri adım attığın ve sesini o tonla yükselttiğin için hayatının en büyük hataını yaptın, Vane,” dedi Holden. Sesi o kadar sakindi ki, bu sakinlik fırtınadan önceki mutlak sessizliği andırıyordu.
Vane gülmeye çalıştı, ancak Holden’ın gözlerindeki ölümcül kararlılığı gördüğünde gülüşü dudaklarında dondu. “Beni tehdit mi ediyorsun? Arkamdaki adamlar dışarıda bekliyor—”
“Dışarıdaki adamların,” diye sözünü kesti Holden, “şu anda nefes alabiliyor olması tamamen benim sabrımın bir eseri. Decklin!”
Kapı bir rüzgar gibi açıldı. Decklin ve diğer korumalar içeri girdiğinde Vane’in adamlarının sesleri dışarıdan kesilmişti. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Vane, etrafının sarıldığını anladığında aniden gerildi, elini silahına doğru götürmeye yeltendi; ancak Holden ondan daha hızlıydı. Masanın üzerinden aldığı ağır, mermer kağıt ağırlığını Vane’in tam önüne, masaya öyle bir şiddetle çarptı ki, ses tüm malikanede yankılandı.
“Buradan çıkıp gideceksin,” dedi Holden, dişlerinin arasından sızan buz gibi bir sesle. “Ve bir daha asla bu eve, bu kapının önünden bile geçmeyeceksin. Eğer o küçük kızın huzurunu kaçıran tek bir kelime daha edersen, babanın mezarının başında sana öğrettiğim o ilk dersi bizzat hatırlatırım.”
Vane, öfkeyle ama korku dolu gözlerle geriye doğru adımladı. Holden’ın o gözlerinde gördüğü şey sadece bir mafya liderinin öfkesi değil, hayatındaki tek temiz şeyi korumaya yemin etmiş bir adamın gözü dönmüşlüğüydü. Vane sessizce arkasını döndü ve koridordan hızla uzaklaştı.
Oda yeniden sessizliğe büründü. Ancak bu kez bu sessizlik, ağır ve boğucu değil, fırtına sonrası dindiği anın o saf rahatlığıydı.
Holden derin bir nefes aldı ve yavaşça arkasını döndü. Masanın köşesinde, yaşananlardan habersiz bir şekilde elindeki metal ataşlarla yıldız yapmaya devam eden Poppy’ye baktı. Küçük kız başını kaldırdı, yeşil gözlerini Holden’ın yorgun yüzüne dikti ve gülümseyerek sordu:
“Kötü adam gitti mi bayım? Şimdi yıldıza devam edebilir miyiz?”
Holden’ın yüzünde, o hayatında kimsenin görmediği, tamamen içten ve derin bir gülümseme belirdi. Dizlerinin üstüne, soğuk mermer zemine tekrar çöktü. Küçük kızın yanına oturdu ve ellerini onun minik ellerinin üzerine koydu.
Kapının eşiğinde, tüm bu yaşananları izleyen Selest’in gözlerinden süzülen yaşlar artık korkunun değil, uzun zamandır ilk defa kalbinde bulduğu o sıcak ve güvenli evin gözyaşlarıydı. Northshore’un en karanlık malikanesinde, iki kırık ruh ve bir çocuk, kendi elleriyle demirden değil, umuttan ve sevgiden bir dünya inşa ediyorlardı.
Gölgeler Arasında Bir Yıldız (Bölüm 2: Küllerin Arasındaki Işık)
Olayın üzerinden birkaç gün geçmişti. Malikanenin içindeki o ağır, buz gibi hava yerini yavaş yavaş garip bir dinginliğe bırakmıştı. Vane’in o gün çalışma odasını basıp tehditler savurması, malikanedeki herkes için bir uyarı niteliğindeydi: Holden Mercer’in dünyasında hiçbir şey gizli kalmazdı ve tehlike her zaman kapıdaydı. Ancak bu tehlike, Selest ile Holden arasındaki görünmez duvarları daha da inceltmişti.
Artık sabahları Selest kapıdan içeri girdiğinde, Decklin önünü kesip uyarılar almıyordu. Aksine, tecrübeli koruma başıyla sessizce selam veriyor, Poppy’nin koşarak çalışma odasına yönelmesine göz yumuyordu.
O sabah hava dışarıda oldukça sertti. Chicago’nun acımasız rüzgarı Northshore’un dev meşe ağaçlarını şiddetle sarsarken, malikanenin içinde çıt çıkmıyordu. Selest, birinci kat koridorundaki devasa pencereleri silerken gözü kilitli olan o gizemli odaya takıldı. Kapı her zamanki gibi sıkıca kapalıydı. Ancak içeriden bu kez ne bir öfkeli ses ne de soğuk bir telefon konuşması geliyordu. Sadece hafif, hüzünlü bir piyano melodisi sızıyordu dışarıya.
Selest durdu. Bez elinde gevşedi. O melodinin kime ait olduğunu biliyordu; çünkü geçmişte annesinin eski kasetlerinden birinde buna benzer hüzünlü notalar dinlemişti. Holden Mercer, o kilitli odada kendi geçmişinin hayaletleriyle baş başa kalıyordu.
Tam o sırada arkasından gelen minik ayak seslerini duydu. Poppy, elinde sarı bir ataştan yaptığı eğri büğrü bir “yıldızla” koşarak geldi.
“Anne! Bak, Holden’a bunu yapmayı öğrettim ama son ucu yine kırıldı!” dedi minik kız, nefes nefese.
Selest eğilip kızının saçlarını okşadı: “Çok güzel olmuş tatlım. Ama şimdi gürültü yapmamalıyız, tamam mı? Bay Mercer içeride dinleniyor.”
Poppy başını salladı, ancak tam o anda çalışma odasının kapısı yavaşça açıldı. Holden içeriden çıktı. Üzerinde klasik siyah takımı yoktu; sade, koyu gri bir kazak giymişti. Kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı ve yüzünde, o her zamanki sert maskesinden eser yoktu. Gözleri yorgundu ama yorgunluğun altında adeta yıllardır açılmamış bir pencereden içeri süzülen taze bir güneş ışığı gibi bir yumuşama vardı.
Holden diz çöküp Poppy’nin boyuna geldi ve elindeki eğri büğrü metal yıldıza baktı.
“Fena değil, ufaklık,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Ama beşinci köşeyi biraz daha içten kıvırmamız gerekiyor. Yoksa gökyüzünden düşer.”
Poppy memnuniyetsizlikle burnunu kıvırdı. “O zaman sen düzelt bayım. Benim parmaklarım küçük geliyor.”
Holden ayağa kalktı ve bakışları doğrudan Selest’e çevrildi. Göz göze geldikleri an, aralarındaki o sessiz gerilim yeniden canlandı. Ama bu kez bu gerilim korkudan değil, birbirlerinin yaralarını tanımanın getirdiği derin bir anlayıştan kaynaklanıyordu.
“Bugün işler bittikten sonra… kütüphaneye gel,” dedi Holden, sesi alçak ve kararlıydı. “Sana göstermem gereken bir şey var.”
Selest yutkundu. İtiraz etmek istedi; bir hizmetçinin patronunun kütüphanesinde ne işi olabilirdi ki? Ama adamın bakışlarındaki o netlik, “Hayır” demesine izin vermiyordu. Sadece başıyla onaylayabildi.
Saat akşamın beşine yaklaşırken malikane derin bir sessizliğe büründü. Poppy, oyun yorgunluğundan koltuğun üzerinde uyuakalmıştı. Selest, minik kızın üzerine kendi ince hırkasını örtmüş, dikkatle kalkıp ikinci kattaki geniş kütüphaneye doğru yürümüştü.
Kütüphane, binlerce cilt eski kitabın ve ağır meşe rafların kokuyordu. Odanın en köşesinde, büyük şöminenin önünde Holden ayakta duruyordu. Şöminenin içinde yanan odunların çıtırtısı odadaki tek sesti.
Selest içeri adım attığında kapı arkasından sessizce kapandı. Holden elindeki eski, deri kaplı kalın bir albümü masaya bıraktı.
“Bunu hiç kimseye göstermedim,” dedi Holden, sırtı şömineye dönük bir şekilde. “Decklin bile bu albümün nerede olduğunu bilmez.”
Selest merakla ama çekinerek masaya yaklaştı. Albümün kapağını yavaşça açtı. İçinde solmuş siyah-beyaz ve renkli fotoğraflar vardı. İlk sayfada, bahçede gülümseyen dört yaşında küçük bir kız ve arkasında ona sarılmış on dokuz yaşında genç bir Holden duruyordu. Kızın gözleri, tıpkı şimdi Poppy’nin gözlerindeki o saf yeşil parıltıyı taşıyordu.
“Kardeşim Brinley…” dedi Holden, sesi fısıltı gibi çıkmıştı. “Ona bu dünyadaki her şeyin en iyisini vermeye yemin etmiştim. Babam öldükten sonra tek amacım onu korumaktı. Ama… o kadar boğucu bir koruma duvarı ördüm ki, nefes alamadı. Benden nefret etti ve gitti. O günden sonra bu evi bir kaleye çevirdim. Kimse içeri girmesin, kimse bana yaklaşmasın istedim.”
Holden başını kaldırdı ve doğrudan Selest’in gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki o çelikten duvarlar tamamen yıkılmış, yerine maskesiz bir insan kalmıştı.
“Ta ki o küçük kız, o mermer zemine kelebekler çizip bana korkusuzca ‘Üzgün müsün bayım?’ diye sorana kadar,” dedi Holden, adeta içini döküyordu. “Ve o küçük kızın annesi… Hayatın sillesini yemiş olmasına rağmen her sabah bu kapıdan içeri dik ve gururlu bir şekilde giren o kadın, bana insan olduğumu hatırlattı.”
Selest’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Kendi geçmişini, Jake’in evinden kaçtığı o karanlık geceleri, o korku dolu günleri hatırladı. İkisi de yaralıydı; ikisi de hayatta kalmak için zırhlar kuşanmıştı.
Holden yavaşça ona doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapanırken, elini uzattı ve parmakları Selest’in titreyen parmaklarına dokundu.
“Bu dünyada korktuğun ne varsa, Selest,” dedi Holden, kararlı ve güçlü bir sesle. “Bırak arkanda kalsın. Artık yalnız değilsin. Ne sen, ne de Poppy.”
O an, Northshore’un en güçlü ve en korkulan adamının elleri, Selest’in ellerini sıkıca kavradı. Dışarıda fırtına ne kadar şiddetli eserse essin, bu koca malikanenin içinde iki kırık kalp, birbirlerinin sığınağı olmayı seçmişti. Ve bu, hayatlarının yazılmayı bekleyen en güzel hikayesinin sadece başlangıcıydı.