Zırhın Altındaki Yıldız: Brüksel’in Soğuk Mermerlerinde Bir Türk Askeri Hakimi
Zırhın Altındaki Yıldız: Brüksel’in Soğuk Mermerlerinde Bir Türk Askeri Hakimi
Brüksel’deyim. Uluslararası Adalet Divanı’nın o ağır, soğuk mermer koridorlarında yankılanan her adımım, yalnızca bana ait değil; arkamda bıraktığım yılların, omuzlarımda taşıdığım gizli sorumluluğun ve kimliğimi gizlemek zorunda kaldığım sessiz yılların bir yansıması. On ülkenin en keskin avukatları, en iddialı hukuk ekipleri beni geçmeye, argümanlarımı çürütmeye çalışıyor. Karşımda Yunanistan’ın ve iki Avrupa Birliği üyesi ülkenin donanımlı hukuk heyetleri duruyor. Ellerinde kalın dosyalar, yüzlerinde kibirli bir özgüven var.
Ama ben geri adım atmıyorum.
Omuzluklarımdaki rütbe işaretleri, salona sızan soluk gün ışığını kesiyor. Sesim, yüksek tavanlı duruşma salonunu doldururken anlıyorum ki, buraya varana kadar çektiğim her şeyi hak etmiştim. O an kameralar beni yakalıyor; Türkiye’nin haklarını uluslararası platformda savunan, yirmili yaşlarının sonunda, kimliğini ailesinden bile saklamak zorunda kalan genç bir askeri hakim.

Zihnime bir anlığına çocukluğumun, aile sofralarımızın o boğucu havası geliyor. Ve içimden gülümsüyorum: Bunu annem bilseydi, bir kız çocuğunun hukuk bürosunda ne iş yapabileceğini sorabilir miydi? Bu hikaye, sadece bir davanın değil; bir kadının ailesine rağmen, onların biçtiği rolleri reddedip kendi kimliğini nasıl kanıtladığının hikayesidir.
Adım Gamze Tekin. Yirmi dokuz yaşındayım. Ve ailem beni hâlâ tanımıyor.
Bunu söylerken artık içimde en ufak bir acı duymuyorum; sadece bir tanık tarafsızlığıyla tespit ediyorum. Abim Selçuk, İstanbul Üniversitesi’nde hukuk profesörü. Otuz altı yaşında, iki kitap yazmış, dört dil biliyor. Her aile yemeğinde onun başarıları sofranın baş köşesini kaplıyor, evin bütün havasını değiştiriyor. Ben ise hep köşede oturuyorum.
Annem, çay bardaklarını tazelerken gözlerini bana dikip o klasik soruyu soruyor: “Sen de hukuk bürosunda çalışmıyorsun galiba, değil mi Gamze?”
Ben başımı sallıyorum, yorgun ama kontrollü bir sesle, “Asistan, evet, asistan” diyorum. Ve kimse daha fazlasını merak etmiyor. Çünkü kimse, benim asistanlıktan çok ötede, askeri adalet sisteminin en genç hakimlerinden biri olduğumu hayal bile edemez. Selçuk abim konuşurken odadaki hava değişiyor; babam daha dik oturuyor, annem gururla gülümserken ben çayımı yudumluyor ve kendi içimde başka bir hesap yapıyorum. O haftaki dosyam Ege kıta sahanlığına ilişkin uluslararası bir krizdi. Karşı tarafta üç ülkenin en iddialı hukuk ekibi vardı. Ama ailem bunu bilmiyordu. Bilmesini de henüz istemiyordum. Çünkü sessizliğim benim zırhımdı ve zırhımı çıkarmanın vakti henüz gelmemişti.
Selçuk abim masada yeni bir akademik anlaşmadan, Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu danışmanlık projelerinden bahsettikçe, sınırlarımı aklımda yeniden çiziyordum. Babam sofrayı toplarken, “Gamze, o büro nerede çalışıyordun sen?” diye sordu. “Kızılay yakınlarında” dedim. Teknik olarak yalandı; askeri mahkeme binası gerçekten de Kızılay’ın yakınındaydı. Babam ilgisiz bir edayla başını salladı: “İyi, iyi… En azından bir işin var.” Annem hemen atıldı: “Selçuk’un öğrencileriyle bir konuşsan, seni daha iyi bir pozisyona taşıyamaz mı?”
Gözlerimi kısıp çayımı bıraktım. Beni daha iyi bir pozisyona taşıyabilecek kimse yoktu, çünkü ben zaten ülkenin en kritik askeri dosyalarını yöneten askeri hakimlerden biriydim. Ama gecenin bu saatinde bunu açıklamanın zamanı olmadığını çok iyi biliyordum.
Abim kapıdan çıkarken koluma dokundu. Sesine o korumacı ama altından kibir damlayan abi tonunu vererek, “Büro hayatı seni tatmin etmiyor, değil mi? Belli oluyor,” dedi. Güldüm. “Neden öyle düşündün?” “Gözlerin boş bu akşam… Babanın da dediği gibi, belki akademik bir kariyer…” Cümlesini tamamlamasına izin vermedim. “İyi geceler Selçuk abim,” dedim ve kapıyı kapadım.
Asansörde yalnız kalır kalmaz telefonum titredi. Komutanım Albay Ferhat’tan gelen bir mesajdı: “Brüksel dosyası için hazırlık toplantısı yarın 07:00’de.”
Tekin ailesi, Ankara’nın köklü ailelerinden biri sayılır. Dedem eczacıydı, babam mühendis, annem ise yıllarca öğretmenlik yapmış emekli bir cumhuriyet kadınıydı. Selçuk, bu mirası akademik alanda büyütmüştü. Onlar için başarı; kürsüde yer almak, kitap yazmak, adı bilinen bir figür olmak demekti. Ben ise rütbesini kamuoyuna açıklayamayan, adı hiçbir gazete sütununda çıkmayan, dosyaları gizli, savunmaları kapalı oturumlarda yapılan bir sistemin içindeydim. Üsteğmen Gamze Tekin’in adı hiçbir yerde geçemezdi. Ve ailem, bu derin sessizliği bir başarısızlık, sıradan bir sekreterlik olarak görüyordu. Oysa bu sessizlik, benim en büyük silahımdı.
Mayıs ayında kuzenimizin düğünü için Bursa’daydık. Büyük bir salon, kalabalık bir akraba gurubu… Annem beni teyzelerle tanıştırırken, “Hukuk bürosunda çalışıyor” dedi, o herkesin bildiği küçümseyici ve kabullenmiş teslimiyet tonuyla. Teyzem Neriman hemen atıldı: “Eee, sekreteryacılık da iş sayılır tabii!” Kahkahalar havada uçuştu. Ben sadece gülümsedim. Salonun diğer köşesinde Selçuk abim, elleri havada, heyecanla insanlara bir şeyler anlatıyordu. Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu raporlardan bahsediyor, herkesi büyüliyordu. Ben ise poşet içine koyup çantamda gizlediğim askeri kimliğimin cebimdeki ağırlığını hissettim.
Teyzem Neriman her fırsatta bana aynı soruyu sorardı: “Evlenmeyi düşünmüyor musun kızım?” Bu soru, bir meraktan ziyade, kariyerimdeki (onların sandığı kadarıyla) eksikliği kapatacak bir yara bandı arayışından başka bir şey değildi. O gece de sofrada yanıma gelip, “Selçuk gibi birini bulsan, belki seni iyi bir büroya yerleştirir, hayatını kurarsın” dedi. İçimden güldüm; ben kimsenin bürosuna girecek torpilli biri değildim. Ama bu cümleyi sesli söylemek yerine şarabımdan bir yudum alıp balkona çıktım. Telefonum yine titredi: Brüksel randevusu onaylandı.
Sabah saat yediye gelirken askeri mahkeme binasının nizamiyesinden içeri girdiğim an, her şey değişiyordu. Sivil kıyafetler kapıda kalırdı; üniformanın içinde ben başka bir insandım. Omuzluklarımdaki tek yıldız ve ay işareti, sabah güneşinde parlardı. Kapıdaki er selam durdu: “Geçebilirsiniz üsteğmenim.” O an her şey yerine oturuyordu. Koridordan geçerken dosya memurları yolumu açardı.
Brüksel brifing odası üçüncü kattaydı. Albay Ferhat oradaydı; uzun boylu, gümüş saçlı, otuz yıllık deneyimli bir subay. “Gamze üsteğmenim,” dedi dosyaları masaya yayarken. “Brüksel’e benimle geliyorsunuz ama davayı bizzat siz yürüteceksiniz. Bunu biliyor musunuz?” Biliyordum ama yine de omuzlarımdaki ağırlığı iliklerime kadar hissettim. Dava, Ege’deki kıta sahanlığı ihlalleri, deniz sınırları ve uluslararası hukuk meseleleriyle ilgiliydi. Karşı tarafta Yunanistan’ın ve iki güçlü AB ülkesinin en deneyimli hukuk ekipleri vardı. Ben yirmi dokuz yaşındaydım ama Albay Ferhat’ın bana bakışında en ufak bir tereddüt yoktu. “Sizi bu davaya ben önerdim” dedi. “Ve kaybetmeyi planlamıyorum.”
O gece evime döndüğümde annem aradı. “Selçuk’un bir arkadaşı var, Levent’te çok iyi bir büro kurmuş. Seni oraya sokabilir” dedi. Ben telefonu kulağımda tutarken dizüstü bilgisayarımın ekranında 1982 UNCLOS Anlaşması’nın 76. maddesini, kıta sahanlığının tanımını ve önceki emsal kararları kaydırıyordum. “Düşünürüm anneciğim,” dedim. Ve tabii ki hiç düşünmedim. Çünkü o gece Brüksel sunumunun ilk taslağını sabaha karşı üçe kadar bizzat yazdım. Pencereden Ankara’nın karanlıktaki ışıkları bana bakıyordu, ben de onlara.
Düğünden bir hafta sonra Teyzem Neriman yine aradı. Aynı nakarat, aynı kıyaslamalar… Cevap vermek istedim, gerçeği haykırmak istedim. Devlet sırrı, kapalı oturumlar, aktif görevler… Bunlar hâlâ hayatımın görünmez duvarlarıydı. “Yapıyorum teyze” dedim sadece, “Sadece sen göremiyorsun.” Güldü. “Ne yapıyorsun ki kızım, büro evrakı mi?” Telefonu kapattığımda gözlerim doldu; öfkeden değil, yorgunluktan.
Bayram buluşmasında Selçuk abim beni köşeye çekti. “Gamze, seninle dürüst konuşmam lazım,” dedi. Oturduk. “Büro asistanlığı bir kariyer değil. Otuzuna geliyorsun, bak annem ne kadar üzülüyor…” Elimi kaldırıp söze başladım: “Yeter, Selçuk abim.” Sesimdeki ton, onun bildiği o ezberletilmiş sessizliği paramparça etti. Sadece bir bakışla sustu ama devam etmedim. Ayağa kalktım. O an sofradaki herkes bize baktı. Sessizliği kimin bozacağı bilinmiyordu ama zamanı gelince ben bozacaktım.
O bayram günü küçük, önemsiz gibi görünen ama dönüm noktası olan bir olay yaşandı. Abimin eski arkadaşı avukat Caner salona girdi. Selçuk’u selamladıktan sonra gözü bana takıldı. Bir an durdu, garip bir ifadeyle yüzüme baktı. “Gamze Tekin mi?” diye sordu. “Evet” dedim. “Sizi bir yerden tanıyor gibiyim…” Abim güldü. “Hukuk bürosunda çalışıyor, belki oradan tanırsındır.” Caner başını salladı ama gözleri bende kalmaya devam etti. O gece mutfağın önünde yanıma geldi. “Gamze hanım,” dedi alçak sesle, “Affedersiniz ama askeri yargıda görev yapıyor musunuz?” Sesim hiç değişmedi. “Neden sordunuz?” “Bir konferansta isminizi duyduğumu zannediyorum. Uluslararası askeri hukuk ve UNCLOS seminerleri…” Gözlerine baktım. “Yatılıyor olabilirsiniz,” dedim. O başını sallarken dudağında küçük, imalı bir gülümseme bıraktı ve odadan ayrıldı. Bir şeylerin çatlandığını o an hissettim ama neyin çatlandığını henüz bilmiyordum.
Birkaç gün sonra Selçuk, Caner’in benimle konuştuğunu fark etti. Caner’e bir şeyler sordu ama ben duyamadım. Caner sadece omuz silkip geçti. Ama abimin yüzünden geçen o gölgeyi gördüm; bu merak değil, rahatsızlıktı. Sanki kafasındaki hiçbir şey yerine oturmuyordu ama bunu kendi kendine reddediyordu. Bayramın geri kalanında abim bana çok daha farklı davrandı; daha az kibirle, daha çok mesafeyle. Kimse fark etmedi ama ben ettim.
Brüksel’e gitmeden önceki son sabah, Genelkurmay’dan üç subayın katıldığı kritik bir brifing vardı. Masanın ortasında oturuyordum, dosyam elimde, notlarım hazırdı. Kapıdan giren Tuğgeneral Aydın, masanın başında beni görünce durdu. “Gamze üsteğmenim mi?” dedi ayağa kalkarak. “Evet komutanım,” diyerek ayağa kalktım. Suratında bir şaşkınlık, ardından derin bir onay ifadesi geçti. “Dosyayı gözden geçirdim,” dedi. “İyi çalışma, devam edin.” Ve oturdu. Kimse o ana kadar bana rütbemden ötürü değil, doğrudan yaptığım işin kalitesinden ötürü bu kadar yalın bir saygı göstermemişti.
Uçuştan iki saat önce annem aradı. “Nereye gidiyorsun bu gece?” “Bir iş seyahati annecim.” “Hangi büroya?” Söylemedim. “Büro seyahati değil anneciğim, iş seyahati.” Kısa bir sessizlik oldu. Annem telefonu kapattığında bavulumda katlanmış duran üniformama baktım. Omuzluğumu kontrol ettim; her şey yerindeydi. Aynaya baktığımda gördüğüm kişi, Türkiye’nin Brüksel’deki gizli sesiydi.
Brüksel Havalimanı’na indiğimizde Albay Ferhat beni bekliyordu. Yanında bir çevirmen ve protokol subayı vardı. “Gamze üsteğmenim, hoş geldiniz,” dedi resmi bir tonla. Araçta bana dosyayı uzattı: “Yarın sabah dokuzda ön duruşma var. Yunan tarafı yeni bir itiraz eklemiş.” Dosyayı açtım. İtiraz hukuken geçerli gibi görünüyordu ama kritik bir açığı vardı. Parmaklarım sayfaları çevirirken aklım çoktan karşı argümanı kuruyordu. “Bu itirazı kabul etmiyoruz” dedim. Albay Ferhat şaşkınlıkla döndü: “Gerekçeniz nedir?” “Söylüyorum komutanım, sabredin.”
Otel odasında tek başımaydım. Saat gece yarısını çoktan geçmişti; dışarıda Brüksel’in soğuk ve inatçı bir yağmuru yağıyordu. Ben ise karşı tarafın itiraz dilekçesini üçüncü kez okuyordum. Bir cümle dikkatimi çekti: Teknik ama belirleyici bir hata. Uluslararası deniz hukukunda 2016 tarihli bir emsal karar bu noktayı zaten çözmüştü. Masaya oturdum ve yazmaya başladım. Bir saat içinde karşı dilekçenin iskeletini çıkardım. Telefonuma uzanıp Albay Ferhat’ı aramak istedim ama durdum; sabaha kadar bekletmeliydim, çünkü sabah sunulduğunda çok daha güçlü görünecekti.
Sabah saat dokuzda salona girdiğimizde on kişilik kalabalık bir Yunan ekibi önlerinde kalın dosyalarla yerlerini almıştı. Komisyon başkanı, Belçikalı tanınmış bir profesördü. Konuşmalar İngilizce yürütülüyordu. Sıra bize geldiğinde Albay Ferhat bana baktı. Ayağa kalktım. Salon tamamen sessizleşti ve o sessizlikte söylediğim ilk cümle odanın bütün havasını değiştirdi:
“The two thousand sixteen arbitration ruling clearly invalidates this objection under Article seventy-six section four.”
Yunan başavukatı, Atina’dan gelmiş yaşlı ve tecrübeli bir hukukçu, gözlüklerini çıkarıp bana baktı. Beklemediği bir hamleydi bu; belki yaşıma, belki üniformama şaşırmıştı. Ama ben durmadım, argümanımı adım adım, madde madde açıkladım. Komisyon başkanı notlar alıyordu. Bir ara yan komisyon üyesi eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Yunan avukat cevap vermek için ayağa kalktı ama sesindeki o önceki kibirli güven kaybolmuştu. O an kazanmıştımı; henüz resmi olarak değil ama o odanın atmosferinde bu zafer hissediliyordu.
Ankara’ya döndüğümde Teyzem Neriman yine bir akşam yemeği düzenlemişti. Caner de oradaydı. Bu sefer bana bambaşka bakıyordu; merak değil, tam anlamıyla bilgi taşıyan bir bakışla… Yemeğin sonunda yanıma yaklaştı. “Gamze hanım,” dedi alçak sesle, “Bir meslektaşım geçen hafta Brüksel’deydi. Uluslararası Deniz Hukuku Konferansı… Sizi andığını söylediler. Türk tarafının genç ve etkileyici bir hakimi…” Çayımı yudumladım. “Yatılıyor olabilirler” dedim. Ama bu sefer o da biliyordu ki, hiç kimse yanılmıyordu.
Bir gün masamda resmi olmayan, üzerinde hiçbir antet bulunmayan eski bir dava dosyası buldum: 2021 yılına ait Ege hava sahasıyla ilgili kritik bir dosya. Üzerinde not yoktu ama kalemim o masada duruyordu; demek ki o dosyayı geçmişte ben açmıştım ve şimdi biri onu yeniden masama koymuştu. Sekreteryaya sordum, kimse bilmediğini söyledi. Albay Ferhat’ı aradım, onun da haberi yoktu. Dosyanın içinde elle yazılmış düzgün harflerle küçük bir kağıt duruyordu: “Bu dosyayı bilen kişi sayısı üçe düştü, siz üçüncüktünüz. Unutmayın.”
Bir hafta sonra askeri arşiv bölümünden kıdemli bir teğmen büroma geldi. “Üsteğmenim,” dedi, “2021 dosyasını incelediniz mi? O davada bir tanığımız vardı… Brüksel’de bekleyen tanık.” Tanık, sivillere geçmiş eski bir astsubaydı: Kerem. 2020 tarihindeki kritik bir müzakere toplantısında bulunmuş, Türkiye’nin aleyhine işleyecek gizli bir anlaşmanın o an nasıl engellendiğine şahit olmuştu. O anlaşmayı kimin engellediği resmi kayıtlarda yoktu ama Kerem biliyordu. Ve şimdi benden randevu istiyordu.
Albay Ferhat onay verdi: “Dikkatli olun, bu adam tehlikeli değil ama anlattıkları tehlikeli olabilir.”
Ankara’nın arka sokaklarındaki küçük bir kafede buluştuk. Kerem sivil kıyafetler içindeydi, önündeki kahve fincanı soğumuştu. “Siz Gamze hanım mısınız?” dedi. “Evet.” “2020’de ben o odadaydım. Anlaşma durduruldu çünkü bir hakim müdahale etmişti. Adı hiçbir yerde geçmiyordu ama dosyayı gönderen oydu.” Masaya eğildim. “Kim anladı?” “Karşı taraftaki baş müzakereci, Alman bir hukuk danışmanı… ‘Bunu Türk tarafı yazdı, biri ne yaptığını çok iyi biliyor’ dedi.” Kahvemden bir yudum aldım. O görüşü 2021 Ocak ayında bizzat ben kaleme almıştım; dosya o zaman kayıt dışı tutulmuştu ama görünen o ki hiçbir şey tamamen gizli kalmıyordu.
Ertesi sabah Albay Ferhat’a her şeyi aktardım. Suratı hiç değişmedi ama pencereye dönüp uzun uzun dışarıyı izledi; bu onun en yüksek sesli tepkisiydi. Kerem kısa süre sonra bana küçük bir USB bellek teslim etti: 2021 toplantısının o meşhur, yalnızca beş kişinin bildiği gizli ses kaydı.
Otel odamda kulaklıklarımı takıp kaydı dinlediğimde kalbim duracak gibi oldu. Alman danışmanın sesi net bir şekilde duyuluyordu: “We don’t know who wrote it, but find out!” Ve arkasından Türk tarafındaki bir yetkilinin endişeli sesi kesiliyordu. Kulaklıklarımı çıkardım. Karanlık ofiste tek başıma otururken anladım ki, birileri beni çok önceden bulmuştu ve o zamandan beri beni izliyorlardı.
Büyük Brüksel duruşmasından on gün önce, ofisime tamamen kapandım. Her sabah yedi de masadaydım, gece yarısına kadar çalışıyordum. Ailemle olan mesafem artık uçurumlara dönüşmüştü. Annem sürekli seyahat etmemden şüpheleniyor, babam ise akşam yemeklerinde televizyonu kapatıp doğrudan gözlerimin içine bakarak sorular soruyordu: “Doğru söyle Gamze, ne iş yapıyorsun sen gerçekten? Devlet için mi?” Uzun bir sessizlikten sonra “Evet” demiştim. “Hangi kurum?” “Söyleyemem.” Babam başını sallamış ve ilk defa bana gurur değil, derin bir korku içeren gözlerle bakmıştı.
Brüksel’deki ana duruşma salonuna girdiğimde arkamda yılların birikimi, önümde ise ülkenin geleceğini belirleyecek o kritik savunma vardı. Komisyon başkanı yerini almıştı. Caner’in, teyzemin, abimin ve annemin benden ne sandığının artık hiçbir önemi yoktu. Ben zırhımı giymiştim ve omuzlarımdaki yıldızlar, yalnızca kendi ellerimle kazandığım zaferin ışığıyla parlıyordu.
Savunmamı bitirip masaya oturduğumda salon tamamen sessizliğe büründü. Belçikalı komisyon başkanı hafifçe öksürdü, dosyayı kapatıp bana baktı ve tarihe geçecek o nihai kararı okumaya başladı. Ankara’da evde ne düşündüklerinin, masada ne Konuştuklarının bir önemi yoktu artık; çünkü gerçeğin sesi, en gür şekilde Brüksel’in mermer duvarlarında yankılanıyordu. Ve ben, Gamze Tekin, sessizliğimi bir silaha dönüştürerek tarihi yazmıştım.