Ailem, Depo Memurunun Aslında NATO’nun Gizli Lojistik Komutanı Olduğunu Öğrendiği Gün
Bir zamanlar, Kadıköy’ün karmaşık sokaklarından birinde, pazar günlerinin o huzurlu ama içtenten gergin havasını barındıran eski bir apartman dairesi vardı. Bu daire, emekli hâkim Kemal Bey ile eşi Sema Hanım’ın yıllardır bir araya geldiği, çocuklarını ağırladığı yuvaydı. O pazar günü masada kurulan böreklerin mis kokusu havayı sarıyordu, fakat bu güzel kokunun altında, yıllardır tükenmeyen bir güç savaşının soğuk rüzgarları esiyordu.
Masanın başköşesinde, abim Tarık oturuyordu. Tarık, son yıllarda Çağlayan Adliyesi’nde kazandığı büyük boşanma davalarıyla adını duyurmuş, kibri yüzünden geçilmeyen, kendini her şeyin en iyisini bilen bir avukattı. Yeni aldığı lüks arabasının anahtarını büyük bir gururla masanın ortasına bırakmış, babam Kemal Bey ise oğlunun her kelimesini hayranlıkla dinliyordu.

Ben ise masanın en ucunda, sessizce çayımı yudumluyordum. Ailem için ben, orduya kapılanmış, sadece evrak zımbalayan sıradan bir masa başı memurundan ibarettim. Otuz iki yaşında bir kadın olmama rağmen, onların gözünde hâlâ hukukun “h”sinden anlamayan toy bir kız çocuğuydum.
Tarık, çayından bir yudum alıp bana doğru döndü. Dudaklarındaki o alaycı tebessümle, “Eee Burcu,” dedi, “senin askeriyedeki masa başı işler nasıl gidiyor? Hâlâ komutanların emeklilik evraklarını mı düzenliyorsun?”
Annem Sema Hanım hemen araya girerek, “Olsun oğlum, kızım da garantili maaşını alıyor, akşam evine dönüyor,” diyerek beni korumaya çalıştı ama bu sözler aslında beni daha çok küçültüyordu. Babam ise gazetesinin arkasından mırıldandı: “Abin büyük davalarla boğuşuyor. Gerçek hukukçuluk adliye koridorlarında öğrenilir.”
Göğsümde taşıdığım askeri hukukun ve uluslararası üniformamın ağırlığını düşündüm. Onlara, Genelkurmay Başkanlığı Hukuk Hizmetleri Başkanlığı’nda Yüzbaşı rütbesiyle stratejik davalar yürüttüğümü, Lahey Adalet Divanı’na sunulan dosyaları kaleme aldığımı söylesem, inanın yine anlamazlardı. Bu yüzden yine sustum. Fakat bu suskunluğun sonu, hayatlarını altüst edecekti.
Yemek ilerledikçe asıl konu açıldı: Babamın Yalova’daki değerli deniz kıyısı arazisi. Tarık, cebinden çıkardığı taslak sözleşmeyi babamın önüne fırlattı. “Baba, o araziyi büyük bir inşaat firmasına devrediyoruz. Hukuki detayların hepsini ben hallettim, sen sadece imzayı atacaksınız,” dedi.
Arazi sıradan bir arsa değildi; aynı zamanda askeri güvenlik bölgesi sınırındaydı. Sözleşme maddelerine göz atmak için elimi uzattığımda, Tarık elime hafifçe vurdu. “Sen dur bakalım Burcu! Bu işler senin basit karargâh dilekçelerine benzemez, ağır ticaret hukukudur bu, senin aklın ermez!” dedi.
Sözleşmenin ilk sayfasına uzaktan göz atabildiğim kadarıyla bile devasa bir hukuki tuzak görünüyordu. İnşaat firması, arazinin mülkiyetini alırken babama teminat olarak usulsüz bir senet sunuyordu. “Tarık, bu maddede büyük bir risk var, ipotek şerhi düşülmemiş!” diye söze girdiğimde, Tarık kahkahayla güldü.
“Bana bak Burcu, sen fakülteyi zorla bitirip askeriyeye sığındın. Ben altı yıldır serbest avukatlık yapıyorum, senin hukuk bilgin benim stajyeriminkinden bile az!” Babam da araya girerek, “Kızım bilmediğin işlere burnunu sokma, abin koskoca avukat,” dedi.
İçimdeki çelik sertleşti. Beni ezmeye çalışırken kendi kuyularını kazıyorlardı. İnşaat şirketinin adı bana hiç yabancı gelmemişti. Geçen hafta Genelkurmay’a gelen ve Doğu Akdeniz’deki askeri liman ihaleleri ile ilgili yolsuzluk şüpheleri taşıyan istihbarat dosyasındaki firma ismiyle birebir aynıydı. Eğer babam bu imzayı atarsa, sadece toprağını değil, farkında olmadan ağır bir cezai sorumluluğu da üstlenecekti.
Onları uyarabilirdim ama beni dinlemeyecek kadar körleşmişlerdi. Mantomu giyip ayağa kalktığımda, Tarık arkamdan alaycı bir tonla seslendi: “Noldu Burcu, ağır hukuk muhabbetleri sıkıcı mı geldi? Yarın işe erken git de komutanının çayını soğutma!”
Kapıdan çıkarken arkama döndüm ve sakinçe Tarık’a baktım: “O imzaladığın belgenin bedelini ödeyemeyeceğin günler çok yakın Tarık. Sadece hatanı anladığında bana gelmek için geç kalma.”
Merdivenlerden inerken telefonum çaldı. Arayan, Genelkurmay Hukuk Hizmetleri Başkanı Albay Hakan komutanımdı. Telefonu askeri disiplinle yanıtladım. Albay Hakan’ın sesi oldukça ciddydi: “Yüzbaşı Burcu, Doğu Akdeniz kıyı güvenliği ile ilgili uluslararası savunma dosyasında acil bir durum var. Hemen karargâha dönmen gerekiyor.”
“Baş üstüne komutanım, yoldayım,” diyerek telefonu kapattım. Ailem bana kıytırık bir rol biçerken, devletin en kritik uluslararası davası benim kalemime bakıyordu.
Ertesi sabah karargâha vardığımda üniformamı giydim. Omuzlarımdaki yüzbaşı rütbesi benim gerçek kimliğimdi. Albay Hakan’ın odasına girdiğimde, masada Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen üst düzey diplomatlar duruyordu. Albay Hakan beni tanıştırdı: “Arkadaşlar, Doğu Akdeniz’deki kara suları ve askeri tesis haklarımızı Lahey Adalet Divanı’nda savunan uzmanımız Yüzbaşı Burcu.” Diplomatlar bana saygıyla selam verdi. Ailemin büro memuru dediği ben, ülkenin kaderini belirleyecek bir heyetin lideriydim. Fakat aklımın bir köşesinde babamın imzalayacağı o lanetli sözleşme duruyordu.
Ankara’daki karargâhta üç gün boyunca gece gündüz çalıştıktan sonra, Perşembe akşamı annemden gelen feryat dolu bir telefonla sarsıldım. Annem ağlayarak, “Burcu yetiş kızım, babanı polisler götürüyor, abin Tarık da ortada yok!” dedi.
Yalova’daki arazi devri yapılan şirketin naylon çıktıği ve arazi üzerinden uluslararası kaçakçılık bağlantılı kara para aklandığı tespit edilmişti. Babam Kemal Bey, şirketin imza yetkilisi gibi gösterildiği için gözaltına alınıyordu. Tarık’ın o süslü avukatlık zekası, ailesini dev bir suç çanağının kucağına atmıştı.
Hemen sivil kıyafetlerimi giyip izin aldım ve İstanbul Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’ne geçtim. Koridorlarda annem çaresizce ağlıyor, Tarık ise köşede bir avukat meslektaşıyla tartışıyordu. Beni görünce hışımla üzerime yürüdü: “Senin ne işin var burda Burcu? Zaten kafam durdu, bir de senin boş sorularınla uğraşamam!”
Sıkılmış yumruklarımı cebime sokup gözlerinin içine baktım: “O sözleşmeyi babama imzalatırken bana ‘aklin ermez’ demiştin Tarık. Şimdi babam içeride, sense dışarıda titriyorsun.”
Tam o sırada koridordan babamı kelepçeli halde geçiren iki polis memuru göründü. Babamın başı öne eğilmişti, gözlerindeki gurur tamamen kırılmıştı. Beni görünce utançla gözlerini kaçırdı. Onu bu duruma düşüren, güvendiği evladının kibirli cehaletiydi. Babama doğru bir adım atıp sakin bir sesle, “Korkma baba, seni bu çukurdan çıkaracağım,” dedim.
Tarık arkamdan alaycı bir kahkaha attı: “Ha ha ha, sen mi çıkaracaksın? Askeri bürokraside evrak zımbalayan kız mı?”
Bu onun son alayı olacaktı. Emniyetteki sorgu odasının kapısı açıldığında, içeriye soruşturmayı yürüten Emniyet Müdürü girdi. Tarık hemen atılıp kartvizitini uzattı: “Müdür bey, ben şüphelinin avukatıyım, Tarık Çelik. Müvekkilim dolandırılmıştır, derhal tahliye talep ediyoruz!”
Müdür bey Tarık’ın uzattığı kartvizite bakmadı bile. Doğruca bana doğru yürüdü, duruşunu dikleştirip hafifçe başını eğerek selam verdi: “Sayın Yüzbaşım, askeri istihbarat ve Genelkurmay’dan yazınız geldi. Bu dosyanın uluslararası güvenlik boyutu olduğunu bildirdiler. Sizi dinliyoruz.”
Tarık’ın ve annemin gözleri donakaldı. Abimin çenesi adeta düşmüştü. Emniyet müdürünün bana “Sayın Yüzbaşım” diye hitap etmesi, koridorda buz gibi bir hava estirdi. Tarık şaşkınlıkla kekelemeye başladı: “Müdür bey, bir yanlışlık var, Burcu basit bir askeri memur, yüzbaşı da ne demek?”
Emniyet müdürü sert bir bakışla Tarık’ı süzdü: “Terbiyenin takının avukat bey! Karşınızda Genelkurmay Hukuk Hizmetleri Başkanlığı’nın uluslararası hukuk danışmanı Yüzbaşı Burcu Çelik var! Bu dosya sadece bir gayrimenkul davası değil, devlet güvenliğini ilgilendiren bir operasyon!”
Tarık’ın yüzündeki renk birden çekildi. Müdürün odasına geçip masaya oturduk. Çantamdan siyah kaplı bir defter çıkardım. Şirketin Yalova’daki araziyi kullanarak Doğu Akdeniz’deki askeri lojistik rotalarına komşu bir radar kalkanı kurmayı hedeflediğini, bunu da paravan bir offshore şirketi üzerinden fonladıklarını anlattım. Kullandığım hukuki ve askeri terimler havada uçuşuyordu. Emniyet müdürü beni pür dikkat dinleyip notlar alırken, Tarık hayatında ilk kez duyduğu bu hukuki kurgu karşısında adeta dilsiz kalmıştı.
Emniyet müdürü dosyamı incelerken kapı çaldı ve içeriye Yalova Cumhuriyet Savcısının talimatı ulaştı. Savcı, babamın tutuklanma istemiyle sulh ceza hakimliğine sevk edilmesini istiyordu. Tarık panikle ayağa fırladı: “İmkânsız! Tutuklanma çıkarsa babam bu yaşta cezaevine giremez, ben hemen bir dilekçe yazayım!” Masadaki ceza kanunu kitabını karıştırmaya başladı ama elleri titriyordu.
Ona baktım ve soğukkanlılıkla, “Senin yazacağın sıradan bir reddi hakim dilekçesi bu aşamada babamı kurtarmaz Tarık, çünkü sen suçun niteliğini bile anlamadın,” dedim. Sözlerim onu kalbinden vurmuştu ama karşı çıkacak tek bir hukuki argümanı yoktu.
Gözaltı salonunun önünde bekleyen annemin yanına gittim. Annem gözyaşları içinde ellerimi tuttu: “Burcu kızım… Müdür bey sana ‘yüzbaşım’ dedi. Sen ne zaman bu kadar büyük bir rütbeye geldin? Biz seni hep masa başı memur sanıyorduk.” Annemin gözlerindeki suçluluk duygusunu görebiliyordum. Yıllardır oğlunu el üstünde tutup beni arka plana atmış olmanın ezikliği yüzüne yansımıştı. “Anne, ben hep aynı işi yapıyordum ama siz sadece Tarık’ın bağırtılarını dinlemeyi tercih ettiniz,” dedim sakince.
O sırada emniyet müdürlüğünün önüne siyah, koyu camlı resmi bir araç yanaştı. Araçtan inen kişi, Milli Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanlığı’nda görevli Kıdemli Albay Hakan komutanımdı. Üniforması üzerindeki madalyaları ve heybetiyle emniyet binasına girdi. Koridordaki tüm polisler ayağa kalkarak selam durdu. Albay Hakan doğrudan benim yanıma geldi, topuk selamı verip, “Yüzbaşımdakanlık ve Genelkurmay duruma el koydu, hazırladığın uluslararası ihtiyati tedbir dosyasını savcılığa sunuyoruz,” dedi.
Tarık’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Abimin dünya görüşü çatırdıyordu. Albay Hakan yanıma yaklaşarak dosyayı uzattı: “Yüzbaşı Burcu, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Kurulu’ndan da onay geldi. Bu davada askeri yargı ve sivil yargı ortak heyet kuruyor. Savcı ile toplantıya sen gireceksin.”
Tarık kekeleyerek söze girmeye çalıştı: “Komutanım, ben Tarık Çelik, babamın müdafisiyim. Burcu… yani Yüzbaşı Burcu sadece bir askeri personel, sivil mahkemede nasıl temsil yetkisi olur?”
Albay Hakan durdu, Tarık’ı yukarıdan aşağıya doğru soğuk bir bakışla süzdü: “Avukat bey, kardeşiniz sadece bir asker değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası askeri deniz hukukundaki en yetkili üç uzmanından biridir. Şimdi gölge etmeyin.”
Albay Hakan komutanımın bu sözleri koridorda bir bomba gibi patladı. Annem gurur ve şaşkınlık karışımı bir ifadeyle bana bakıyordu. Tarık ise hayatının en büyük hezimetini yaşamıştı. Saygın bir avukat olarak kendini gördüğü o zirveden tek bir cümleyle yere çakılmıştı.
Adliyeye sevk vakti geldiğinde babamı nezarethaneden çıkardılar. Kemal Bey’in bitkin hali yüreğimi dağladı. Yanına yaklaştım, elini tuttum. “Baba, bana güveniyor musun?” diye sordum. Babam gözyaşlarını tutamayarak, “Kızım, ben sana büyük haksızlık ettim. Abinin süslü laflarına kandım, senin sessizliğini cehalet sandım, affet beni,” dedi. Ona sarıldım. “Affedilecek bir şey yok baba, ben vazifemi yapıyorum.”
Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği önüne ulaştığımızda gece yarısı olmuştu. Hakim Vedat Bey’in kürsüsünde oturduğu salonun kapısı açıldı. Mübaşir babamın ismini okudu. Tarık ve ben içeri girdik. Hakim dosyayı inceledikten sonra sert bir sesle konuştu: “Kara para aklama, nitelikli dolandırıcılık ve askeri güvenlik bölgesinin ihlali… Şüpheli Kemal Çelik’in tutuklanması talep ediliyor. Savunma avukatı kim?”
Tarık öne fırladı, sesi titreyerek konuşmaya başladı: “Sayın hakimim, müvekkilim yaşlıdır, kandırılmıştır…” Hakim Vedat Bey Tarık’ın sözünü kesti: “Avukat bey, ortada devletin stratejik alanlarına yönelik organize bir sızma var, siz bana mağduriyet masalları anlatıyorsunuz. Hukuki gerekçeniz nedir?”
Tarık donup kaldı, söyleyecek tek bir kanun maddesi bulamıyordu. Tam hakim kalemi eline alıp tutuklama kararını yazmaya başlayacakken adım attım: “Sayın hakimim, duruşmaya Askeri Adalet Hukuk Danışmanı ve müvekkilin özel müdafisi olarak müdahil olmak istiyorum.” Kimlik kartımı ve Genelkurmay yetki belgelerimi kürsüye sundum.
Hakim belgeleri inceleyince duruşun rengi aniden değişti. Başını kaldırıp bana baktı: “Buyurun Yüzbaşım, sizi dinliyoruz.”
Salon derin bir sessizliğe büründü. Konuşmaya başladım: “Sayın hakimim, sunulan sözleşme Türk Borçlar Kanunu Madde 27 uyarınca ahlaka ve kamu düzenine aykırılıktan kesin olarak hükümsüzdür. Ayrıca Yalova’daki söz konusu arazi, 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler Kanunu gereğince devredilemez niteliktedir. Şirketin sunduğu teminat senetleri ise uluslararası interpol bülteninde aranan bir paravan örgüte aittir.”
Tek bir cümlemde üç farklı hukuki rejimi bağlamıştım. Sözlerime devam ettim: “Babam Kemal Çelik iradesi sakatlanarak bu organizasyon tarafından piyon olarak kullanılmıştır. Asıl faillerin yakalanması için Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı ile Emniyet Kaçakçılık Şubesi ortak operasyon başlatmıştır. Babamın tutuklanması asıl faillerin kaçmasına neden olacaktır. Bu nedenle adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasını talep ediyoruz.”
Hakim sunduğum belgeleri ve uluslararası şerhleri tek tek inceledi. Yüzündeki sert ifade yerini derin bir saygıya bıraktı. Hakim Vedat Bey tokmağını vurdu: “Şüpheli Kemal Çelik’in, askeri hukuk danışmanlığı tarafından sunulan somut kanıtlar ve uluslararası güvenlik tedbirleri kapsamında adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına karar verilmiştir!”
Babam hıçkırıklara boğuldu. Karar açıklanır açıklanmaz Tarık hızla salondan dışarı çıktı. Arkasından gittim. Koridorda duvara yaslanmış, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Yanına yaklaştığımda başını kaldırdı. Gözlerinde ilk kez kibir değil, derin bir utanç ve soru işaretleri vardı.
“Sen… sen gerçekten kimsin Burcu?” diye fısıldadı.
Tarık’a baktım ve sakinçe cevap verdim: “Ben senin yıllardır ‘kıytırık memur’ dediğin, aile yemeklerinde söz hakkı tanımadığın kız kardeşinim Tarık. Fark odur ki, sen hukuku kendi egonu beslemek için öğrendin; ben ise ülkemi ve sevdiklerimi korumak için.”
Tarık tek bir kelime bile edemedi. O sırada telefonum çaldı. Arayan Dışişleri Bakanlığı Hukuk Müşaviriydi. Lahey’deki uluslararası mahkeme için hazırladığım raporun onaylandığını ve yarın sabah özel bir uçakla Ankara’ya, ardından Brüksel’e geçmem gerektiğini bildirdi. Aile krizini çözmüştüm ama şimdi devletin devasa krizi beni bekliyordu. Gizli kimliğimin izleri artık silinemez biçimde ortaya çıkıyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte babamı Kadıköy’deki eve getirdik. Kemal Bey salonun baş köşesine oturdu, ancak bu kez evdeki hava tamamen değişmişti. Babam beni yanına çağırdı, ellerimi iki elinin arasına aldı: “Burcum… Yıllardır abinin avukatlığıyla övündüm, seni hep bir kenara attım. Oysa bizi batmaktan kurtaran senin o omuzlarındaki gizli güçmüş. Bize neden daha önce söylemedin kızım?”
Gülümsedim. “Askerlikte övünmek yoktur baba, vazife vardır. Ben rütbemi masada sergilemem gerektiği yerde taşırım.”
Tarık kapının kenarından sessizce bizi izliyordu. O eski alaycı ukala adam gitmiş, yerine sessiz ve kuşkulu bir adam gelmişti. Ancak içindeki kabullenememe hırsı tamamen bitmemişti. Masadaki çay bardağını alırken mırıldandı: “Tamam, dün gece bir şekilde polisle ve hakimle arandaki askeri bağlantıları kullandın. Ama o inşaat şirketinin ardındaki dev konsorsiyum uluslararası bir güç. Sen Lahey falan diyorsun ama bu işler öyle kolay değil, onlar seni de harcar.”
Tarık hâlâ benim vizyonumun büyüklüğünü kavrayamıyordu. Kendi küçük dünyasındaki mahalle hukukuyla uluslararası stratejik hukuku bir tutuyordu. Onu ikna etmek zorunda değildim. Saat sekizde kapı çaldı. Kapıda resmi üniformalı bir askeri şoför ve siyah bir makam aracı duruyordu. Şoför uzman çavuş topuk selamı vererek, “Yüzbaşım, Esenboğa uçuşu için aracınız hazır, Albay Hakan komutanım karargahta sizi bekliyor,” dedi.
Annem ve babam şaşkınlıkla pencereden dışarı bakıyordu. Üniformamın asılı olduğu kılıfı elime aldım, Tarık’a döndüm: “Yalova’daki arazinin üzerindeki şerhi kaldırmak için uğraşma Tarık. O arazi artık askeri güvenlik bölgesi kapsamında koruma altında. Sen kendi müvekkillerinin dertleriyle ilgilen.” Bu sözlerim onun avukatlık gururuna indirilmiş son darbeydi.
Ankara’daki Genelkurmay karargahına ulaştığımda atmosfer son derece gergindi. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarımızla ilgili Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın uluslararası mahkemeye sunduğu sahte haritalar masadaydı. Albay Hakan komutanım haritanın başındaydı: “Yüzbaşı Burcu, karşı taraf Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. maddesini suiistimal ediyor. Meis Adası üzerinden bize Navtex krizleri çıkarıyorlar. Lahey’e sunacağımız karşı counter-memorial belgesini senin kaleme almanı istiyoruz.”
Masadaki belgelere baktım. Bu sadece bir hukuk mücadelesi değil, vatan savunmasıydı. Ailemin küçümsediği eller, devletin sınırlarını çiziyordu.
Ankara’da yoğun bir çalışma temposuna girdim ancak İstanbul’daki aile cephesinde sular durulmuyordu. Annem telefonla arayıp Tarık’ın durumunu anlattı. Tarık, yaşadığı hezimetin hırsıyla Yalova’daki araziyi dolandıran firmanın peşine kendi başına düşmüştü. Annem ağlayarak, “Burcu, abin ‘bu davayı çözer, kendimi kanıtlarım’ diyerek o tehlikeli adamların bürosuna gitti, saatlerdir haber alamıyoruz!” dedi.
Başımı salladım. Tarık’ın bu kontrolsüz kibri onu ve ailemizi daha büyük bir felaketin içine çekiyordu. Hukukçu olmak kendini ateşe atmak demek değildir. Hemen İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık Şube Müdürü’nü aradım: “Müdür bey, Yalova’daki dolandırıcılık şebekesinin Kadıköy’deki paravan ofisine operasyon planınız var mıydı?”
Müdür bey, “Evet Yüzbaşım, bu akşam baskın yapacaktık, neden sordunuz?” dedi.
Ağabeyimin sivil bir avukat olarak içeri daldığını ve hayatının tehlikede olduğunu anladım. Şebeke sadece bir dolandırıcılık çetesi değil, uluslararası bir istihbarat kılıfıydı. Tarık amansız bir tuzağın içine yürümüştü. Kardeşim ne kadar kibirli olursa olsun, onun bu cehalet yüzünden ezilmesine izin veremezdim. Albay Hakan komutanımdan özel izin alarak helikopterle İstanbul’a intikal ettim.
Şebekenin Kadıköy Moda’daki gizli yönetim merkezinin çevresi Polis Özel Harekat ekiplerince kuşatılmıştı. Araçtan indiğimde operasyon amiri yanıma geldi: “Yüzbaşım, içeride iki kişi rehin alındı. Biri sizin ağabeyiniz avukat Tarık Çelik. Şahıslar silahlı ve üzerlerindeki belgeleri yakmaya çalışıyorlar.”
Binanın pencerelerine baktım. Tarık’ın o süslü takım elbisesiyle camın arkasında elleri bağlı halde çaresizce çırpındığını gördüm. Özgüveni gerçeğin sert duvarına çarpmıştı. Operasyon amirine müdahale planını sordum: “İçeriye gaz bombası atıp gireceğiz Yüzbaşım.”
Onu durdurdum: “Hayır! İçerideki belgeler uluslararası davanın en kritik delilleri. Yanarsa Lahey’deki savunmamız çöker, içeri ben gireceğim.”
Özel Harekat amiri şaşırdı: “Yüzbaşım, siz hukukçusunuz…”
Çantamdan askeri arabuluculuk ve rehin müzakerecisi sertifikamı çıkardım: “Ben sadece askeri hukukçu değilim amir bey, Özel Kuvvetler bünyesinde rehin müzakere eğitimi almış bir subayım.”
Yanımdaikilerin şaşkınlık dolu bakışları arasında binaya yöneldim. Binanın ikinci katına tırmanan gizli merdivenlerden içeri sızdım. Kapının arkasından silahlı adamların bağırtıları geliyordu. Şebekenin lideri, Tarık’ın kafasına tabanca dayamıştı: “Seni buraya kim gönderdi ulan avukat, polis mi ordu mu?”
Tarık ise ağlayarak yalvarıyordu: “Yemin ederim kimse göndermedi, ben sadece arazimizin belgesini almaya geldim, ben ünlü bir avukatım bana zarar veremezsiniz!” Tarık’ın bu çocukça çaresizliği acınasıydı. Dünyanın sadece mahkeme salonundaki süslü laflardan ibaret olmadığını en acı şekilde öğreniyordu.
Kapıyı hafifçe aralayıp içeriye seslendim: “Silahı indir Suat, etrafın sarıldı, çıkışın yok!”
Suat denen adam irkilerek kapıya döndü: “Sen de kimsin be kadın?”
Yavaşça içeri girdim, ellerim açık ve sakindi: “Genelkurmay Hukuk Hizmetleri’nden Yüzbaşı Burcu. O arkasındaki silah dayadığın adam benim abim ve o çantanızdaki belgeler Türk devletinin gizli güvenlik evrakları. Silahı bırakırsan hayatta kalırsın.”
Suat kahkaha atadı: “Bir kadın subay mı beni durduracak?”
Tarık ise şok içinde bana bakıyordu: “Burcu ne yapıyorsun, kaç burdan!”
Suat silahın tetiğine basmak üzereyken bir saniyelik bir hareketle öne atıldım. Özel Kuvvetler yakın dövüş tekniği ile Suat’ın bileğini büküp silahı elinden boşa çıkardım. Adamı saniyeler içinde yere serip kelepçeledim. Dışarıdaki Özel Harekat polisi içeri fırtına gibi girdi. Her şey sadece beş sene sürmüştü.
Tarık sandalyede donakalmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, kardeşinin bir aksiyon filmi kahramanı gibi profesyonelce bir silahlı saldırganı etkisiz hale getirişini izlemişti. Yanına gidip iplerini çözdüm. “İyi misin avukat bey?” diye sordum.
“İyi misin Burcu…” Tarık ipleri çözüldüğünde dizlerinin üzerine çöktü, nefes almakta zorlanıyordu. Bakışları yerde, sesi titreyerek, “Burcu, sen… sen neyine güveniyordun da buraya tek başına girdin? Ya seni vursaydı?” dedi.
Eğildim ve gözlerinin içine baktım: “Ben devletin bana verdiği eğitime ve disipline güveniyordum Tarık, senin gibi boş kibre değil. Şimdi kalk ayağa, polisler seni dışarı çıkaracak.”
Tarık o an ilk kez başını kaldırmadan tam bir mahcubiyetle elime dokundu: “Özür dilerim… çok özür dilerim.”
Ancak bu özür aile içindeki krizin bitmesi için yeterli değildi. Olay yerindeki delil çantasını bizzat teslim aldım. Çantada sadece Yalova’daki arazi devir belgeleri değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki Türk denizaltı rotalarını içeren sızdırılmış haritalar da vardı. Bu uluslararası bir casusluk şebekesinin işiydi. Tarık istemeden de olsa devasa bir casusluk davasının göbeğinde yer almıştı.
Emniyet binasına döndüğümüzde Tarık ifade verirken tamamen benim talimatlarıma uyuyordu. O eski dik başlı, her şeyi bilen avukat gitmiş, yerine bir askeri yüzbaşının emrindeki itaatkar bir öğrenci gelmişti. Gizli kimliğim tamamen açığa çıkmıştı ama tehlike henüz büyüktü.
Sabah eve döndüğümüzde annem ve babam Tarık’ın sağ salim geldiğini görünce gözyaşlarına boğuldu. Babam Kemal Bey Tarık’a sarıldıktan sonra doğrudan bana döndü, masadaki sandalyeyi çekip oturmamı işaret etti: “Burcu oğlum… hayatını sana borçlu. Emniyet müdürü aradı, senin o çeteyi tek başına nasıl çökerttiğini anlattı. Biz senin gibi bir evlat yetiştirmişiz de haberimiz yokmuş. Bizi affet kızım.”
Annem ağlayarak ellerimi öpmeye çalıştı, engel oldum: “Siz benim ailemsiniz ama artık bu evde kimin ne olduğunu anlamanız gerekiyordu.”
Tarık öne çıktı, başı hâlâ eğikti. Masadaki çay bardağını alırken mırıldandı: “Tamam… dün gece bir şekilde polisle ve hakimle arandaki askeri bağlantıları kullandın ama o inşaat şirketinin ardındaki dev konsorsiyum uluslararası bir güç. Sen Lahey falan diyorsun ama bu işler öyle kolay değil, onlar seni de harcar.”
Tarık hâlâ benim vizyonumun büyüklüğünü kavrayamıyordu. Kendi küçük dünyasındaki mahalle hukukuyla uluslararası stratejik hukuku bir tutuyordu. Onu ikna etmek zorunda değildim. Saat sekizde kapı çaldı. Kapıda resmi üniformalı bir askeri şoför ve siyah bir makam aracı duruyordu. Şoför uzman çavuş topuk selamı vererek, “Yüzbaşım, Esenboğa uçuşu için aracınız hazır, Albay Hakan komutanım karargahta sizi bekliyor,” dedi.
Annem ve babam şaşkınlıkla pencereden dışarı bakıyordu. Üniformamın asılı olduğu kılıfı elime aldım, Tarık’a döndüm: “Yalova’daki arazinin üzerindeki şerhi kaldırmak için uğraşma Tarık. O arazi artık askeri güvenlik bölgesi kapsamında koruma altında. Sen kendi müvekkillerinin dertleriyle ilgilen.” Bu sözlerim onun avukatlık gururuna indirilmiş son darbeydi.
Ankara’daki Genelkurmay karargahına ulaştığımda atmosfer son derece gergindi. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarımızla ilgili Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın uluslararası mahkemeye sunduğu sahte haritalar masadaydı. Albay Hakan komutanım haritanın başındaydı: “Yüzbaşı Burcu, karşı taraf Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. maddesini suiistimal ediyor. Meis Adası üzerinden bize Navtex krizleri çıkarıyorlar. Lahey’e sunacağımız karşı counter-memorial belgesini senin kaleme almanı istiyoruz.”
Masadaki belgelere baktım. Bu sadece bir hukuk mücadelesi değil, vatan savunmasıydı. Ailemimin küçümsediği eller, devletin sınırlarını çiziyordu. Tarık belki kibrinin bedelini en ağır şekilde ödemişti ama benim omuzlarımdaki sorumluluk, tüm ulusun kaderini tayin ediyordu. Üniformamın fermuarını çektim, başımı dikleştirdim ve masaya doğru yürüyerek görevime odaklandım.