Kadın, 20 Yıl Önce Bebeğini Kaybetti… Aynı Çocuk, ...

Kadın, 20 Yıl Önce Bebeğini Kaybetti… Aynı Çocuk, Bugün Karşısına Su Satarken Çıktı!

Kadın, 20 Yıl Önce Bebeğini Kaybetti… Aynı Çocuk, Bugün Karşısına Su Satarken Çıktı!

.

.

BÖLÜM 1: YAĞMURLU GÜNDE GELEN MUCİZE

Beşiktaş sokaklarında yağmur o gün her zamankinden daha ağır yağıyordu. İstanbul’un eski taş kaldırımları, gökyüzünden düşen damlaları sessizce kabul ediyor, sanki yıllardır saklanan acıları yeniden hatırlıyordu.

Feride Hanım, elindeki küçük pazar poşetiyle yavaş adımlarla yürüyordu. Omuzlarına çöken yorgunluk sadece yaşından değildi. Onun sırtında taşıdığı şey, yirmi yıllık bir özlemdi.

Saçlarının arasındaki beyaz teller yağmurla birlikte alnına yapışmıştı. Eski lacivert pardösüsünün yakasını kaldırdı ve otobüs durağının yanından geçti.

Etraftaki insanlar kendi hayatlarının telaşındaydı. Gençler telefonlarına bakıyor, esnaf dükkânlarını açıyor, simitçiler sıcak simitlerini satmak için bağırıyordu.

Ama Feride’nin dünyası yıllar önce durmuştu.

Tam yirmi yıl önce…

O gün de hava böyle yağmurluydu.

Bir hastane odasında, genç bir anne olarak oğlunu ilk kez kucağına almıştı. Küçücük elleri vardı bebeğinin. Gözlerini açtığında annesine bakmış, kısa bir an için dünyadaki bütün mutluluğu Feride’nin kalbine doldurmuştu.

Oğlunun adını bile hazırlamıştı.

Ali Osman.

Babası Hasan’ın adını yaşatacaktı.

Fakat o mutluluk sadece birkaç saat sürdü.

Hemşireler telaşla odaya girip çıkmış, doktorlar birbirlerine bakmış, kimse Feride’ye açık bir cevap vermemişti.

Sonunda ona şu cümleyi söylemişlerdi:

“Bebeğiniz doğumdan sonra nefes alamadı. Kurtaramadık.”

Feride o an yıkılmıştı.

Ama bir anne için en ağır şey sadece çocuğunu kaybetmek değildi.

En ağır şey, ona veda edememekti.

Bebeğinin yüzünü son kez görememişti.

Bir mezarı olmamıştı.

Bir taşın başında ağlayamamıştı.

Sadece boş bir odada, elinde oğlundan kalan tek şeyle kalmıştı.

Yarım bir madalyon.

Doğduğu gün bebeğinin küçük bileğine bağladığı altın madalyon iki parçaya ayrılmıştı. Feride diğer yarısını yıllardır boynunda taşıyordu.

Her gece uyumadan önce ona dokunur ve fısıldardı:

“Bir gün seni bulacağım oğlum.”

Yirmi yıl boyunca bu cümleyi hiç değiştirmedi.


Yağmur biraz daha hızlandığında Feride eski bir mendil çıkardı.

Mendil annesinden kalmaydı.

Annesi ona hep şöyle derdi:

“Bazı kokular insanın geçmişini geri getirir kızım.”

Bu yüzden Feride hâlâ eski usul sabun kokan mendiller kullanırdı.

Çünkü o koku ona annesini, evini ve kaybettiği yılları hatırlatıyordu.

Tam köşeyi döndüğü anda bir gençle karşılaştı.

Yaklaşık yirmi yaşlarında bir delikanlıydı.

Üzerinde eski bir mont vardı. Saçları yağmurdan tamamen ıslanmıştı. Elinde küçük su şişeleri bulunan bir poşet taşıyordu.

Kimseye bağırmıyor, kimseyi zorlamıyordu.

Sadece sessizce yürüyordu.

Feride yanından geçerken genç ona baktı.

Yumuşak bir sesle sordu:

“Abla, su ister misin?”

Normalde Feride durmayacaktı.

Ama o an…

Gözleri gencin boynuna takıldı.

Zaman durdu.

Yağmur sesi kesildi.

Kalabalık kayboldu.

Çünkü genç adamın boynunda duran şey…

Yirmi yıldır aradığı şeydi.

Bir yarım madalyon.

Feride’nin nefesi kesildi.

Adımlarını zor attı.

Titreyen elleriyle genci işaret etti.

“O kolye…”

Genç şaşkınlıkla baktı.

Feride’nin sesi kırıldı.

“O kolyeyi nereden buldun oğlum?”

Genç bir anda yüzünü değiştirdi.

Sanki yıllardır korktuğu bir soruyla karşılaşmıştı.

Gözlerini kaçırdı.

“Önemli değil.”

Dedi.

Sonra arkasını dönüp hızlıca yürümeye başladı.

Feride birkaç adım peşinden gitti.

“Dur!”

Diye bağırdı.

Ama sesi yağmurun içinde kayboldu.

Genç köşeyi dönüp gözden kayboldu.

Feride olduğu yerde kaldı.

Dizlerinin bağı çözüldü.

Kaldırıma oturdu.

Ellerini boynundaki madalyona götürdü.

Yıllardır ilk kez o küçük altın parça ona acı vermiyordu.

Çünkü artık yalnız değildi.

Diğer yarısı vardı.

Ve o yarı…

Bir insanın boynundaydı.

Feride gözlerinden akan yaşları sildi.

Kendi kendine fısıldadı:

“Allah’ım…”

“Yoksa bana oğlumu mu gösterdin?”


O gece Feride hiç uyumadı.

Evin içindeki eski saat sürekli çalışıyordu.

Tik…

Tak…

Tik…

Tak…

Sanki geçen yirmi yılın hesabını yapıyordu.

Komodinin üzerinde oğlunun eski fotoğrafı vardı.

Fotoğrafta genç Feride hastane yatağında gülümsüyordu.

Kucağında küçücük bir bebek vardı.

O gülümseme…

Hayatının en kısa mutluluğuydu.

Feride fotoğrafı eline aldı.

“Ali Osman…”

Dedi.

“Eğer gerçekten sensen…”

“Beni nasıl bulduğunu bilmiyorum.”

“Ama ben seni hiç bırakmadım.”

Gözleri kapanmaya başladığında tuhaf bir rüya gördü.

Bir beşik vardı.

Beyaz örtülü küçük bir beşik.

İçinden minik bir el uzanıyordu.

Sonra bir ses duydu.

Çok uzaktan gelen bir ses…

“Anne…”

Feride bir anda uyandı.

Kalbi hızlı hızlı atıyordu.

Odanın karanlığında oturdu.

Yıllardır ilk kez bu kelimeyi rüyasında duymuştu.

Anne…

Sabah ezanı okunurken pencereye yürüdü.

İstanbul gri bir gökyüzünün altında uyanıyordu.

Ama Feride’nin içinde yirmi yıldır ilk kez bir umut vardı.

O gün işe gitmedi.

Terzi dükkânının kapısına küçük bir not astı:

“Bugün kapalıyız.”

Çantasına eski bir dosya koydu.

İçinde oğlunun kaybolduğu geceye ait belgeler vardı.

Hastane kayıtları…

Gazete kupürleri…

Ve madalyonun eski fotoğrafı.

Artık beklemeyecekti.

Gerçeği bulacaktı.

İlk durağı eski hastaneydi.

Yirmi yıl önce oğlunun elinden alındığı yer…

Belki de bütün cevapların saklandığı yer.

Feride hastanenin kapısından içeri girdiğinde elleri titriyordu.

Ama bu kez korkudan değil.

Çünkü bir annenin kalbinde umut yeniden doğmuştu.

Ve bazen…

Bir insanın hayatını değiştirmek için sadece küçük bir işaret yeterdi.

Bir bakış…

Bir madalyon…

Ve yağmur altında söylenen tek bir cümle:

“Abla, su ister misin?”

Devam edecek…

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles