Oğluna İşkence Eden Komutan, Annenin Korgeneral Olduğunu Öğrenince Diz Çöktü
Oğluna İşkence Eden Komutan, Annenin Korgeneral Olduğunu Öğrenince Diz Çöktü
Buz Dağının Ardındaki Adalet: Korgeneral Asena Gürkan’ın Fırtınası
Hakkari Yüksekova Dağ ve Komando Tugayı’nın buz kesen, demir nizamiyesinden içeri sızan soğuk rüzgar, sadece dağların karlarını değil; yıllardır bu coğrafyada palazlanmış olan cezasızlık ve kibir kültürünü de dondurabilecek kadar keskinmiş. Bu yüksek rakımlı askeri üssün gri duvarları arasında, dış dünyadan habersiz, kendi küçük krallıklarını kurmuş olanların unuttuğu tek bir şey vardı: Adalet, bazen üç yıldızlı bir korgeneralin omuzlarında, sivil bir sedanın arka koltuğundan inerek en beklenmedik anda kapıyı çalabilirdi.
Görüşme salonunun buz gibi atmosferinde, Asena Gürkan adındaki bir kadının yüreğinde kopan fırtına, tüm tugayın kaderini değiştirmek üzereydi.
I. Nizamiye Salonundaki İlk Kıvılcım
Zaman, o pazar öğleden sonrasında sanki Hakkari’nin donmuş dağlarında asılı kalmıştı. Görüşme salonunun sert beton zemininde yankılanan her adım, içerideki hiyerarşik dengesizliğin ve insanlık dışı zorbalığın bir yansıması gibiydi. Uzman Çavuş Battal Kırboğan, Anadolu’nun ıssız bir köşesindeki bu küçük krallıkta, kendisini kanunların ve kuralların üzerinde gören bir derebeyi edasıyla salınmaktaydı. Karşısında oturan genç ve ürkek Er Can Polat ise, aylardır süren sistemli bir psikolojik ve fiziksel baskının altında mum gibi eriyordu.

Can’ın annesinin getirdiği sıcak poğaçaları yeme masumiyeti bile, buradaki zorbalar için bir alay konusu olmuştu. Battal’ın salyalar saçan ağzından dökülen hakaretler, salonun duvarlarında çınlıyordu:
“Annen geldi diye kendini paşa mı zannettin it herif? Böyle pısırık ana kuzusu yetiştirirseniz sonra biz burada vatanı nasıl koruyacağız?”
Salondaki bu insanlık dışı tabloyu izleyen sadece Battal değildi; görevli Astsubay Kıdemli Başçavuş Rüstem Kaya da masasına yayılmış, elindeki telefonla bu acımasız tiyatroyu sanki internette izlediği ucuz bir eğlence gibi seyrediyordu. Onun için bu, sıkıcı bir pazar gününün olağan bir eğlencesinden ibaretti.
Ancak hesap edemedikleri bir gerçek vardı. Can’ın karşısında sessizce oturan, sivil kıyafetler giymiş, zarif tayörlü kadın, adi bir “teyze” değil; Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanı, omuzlarında üç yıldızın ve milyonlarca evladın sorumluluğunu taşıyan Korgeneral Asena Gürkan’dan başkası değildi. Ankara’dan binlerce kilometrelik yolu, makam aracının konforunu ve rütbesinin tüm ayrıcalıklarını bir kenara bırakarak, sadece evladını özlemiş bir anne şefkatiyle kendi kullandığı sade bir siyah sedanla gelmişti.
II. Bardak Taştığında
Gerginlik, Can’ın ellerinin titremesiyle devrilen plastik su bardağının beton zemine çarpmasıyla doruk noktasına ulaştı. Ilık ıhlamurun zemine yayılmasıyla birlikte Battal Kırboğan çılgına döndü. Can’ın yakasından tuttuğu gibi onu metal içecek otomatına çarptı.
“Ne yapıyorsunuz siz?!”
Asena Gürkan’ın çelik gibi sesi, salonun buz gibi havasını bıçak gibi kesti. Bir anne olarak yüreği dağlanan bu kadın, aynı zamanda bu ordunun en üst düzey komutanlarından biriydi. Ancak Battal Kırboğan, kibrinin ve cehaletinin kurbanı olarak gözlerini tamamen karartmıştı. Asena’nın üzerine yürüyüp onu omzundan iterek o affedilmez cümleyi savurdu:
“Amma dırdır ettin ha! Karı, defol git. Al şu eniğini de cehennem ol buradan!”
“Karı” kelimesi havada asılı kaldı. O an, Asena Gürkan’ın gözlerindeki endişe ve anne şefkati tamamen silindi. Yerini, kutup buzulları kadar soğuk, mutlak bir disipline ve çelikten bir iradeye bıraktı.
Yavaşça çantasından akıllı telefonunu çıkardı. Rüstem ve Battal alayla sırıtarak polisi ya da şikayet hattını arayacağını sanırken, Asena çok daha farklı bir boyuta geçiş yaptı. Tek bir tuşa uzunca basarak Edok Komutanlığı Özel Kalemi’ni aradı.
“Edok Komutanlığı özel kalem, emredin komutanım.” “Ben Edok Komutanı Korgeneral Asena Gürkan. Konum Hakkari Yüksekova Dağ ve Komando Tugayı Nizamiye Görüşme Salonu. Beni derhal ama derhal İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Metin Kasırga’ya bağla, direkt hattından, hemen!”
Telefonda ve salonda yer yerinden oynadı. Rüstem Başçavuş’un bacakları titremeye, Battal’ın yüzündeki alaycı sırıtmalar donmaya başladı. Saniyeler içinde arayan İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Metin Kasırga’ya durum en yalın ve en sert haliyle aktarıldı. Asena Paşa’nın sesi, karşısındakine yarım saatlik bir ültimatom veriyordu: Tugay Komutanı ve Askeri İnzibat Komutanı otuz dakika içinde o salonda olmazsa, bir sonraki telefon doğrudan Genelkurmay Başkanlığına açılacaktı.
III. Fırtınanın Öncesindeki Sessizlik
Saniyeler içinde tugayın nizamiyesinde sirenler çalmaya başladı. Cehennemden fırlamış gibi gelen askeri inzibat araçları görüşme salonunun önünde durdu. İnzibat Bölük Komutanı yüzbaşı, kurmay başkanları ve tugayın üst düzey subayları neye uğradıklarını şaşırmış bir halde salona doluştular.
Asena’nın emri netti:
“Şu iki kişiyi derhal tutukla! Astsubay Kıdemli Başçavuş Rüstem Kaya ve Uzman Çavuş Battal Kırboğan, emrim altındaki Er Can Polat’a yönelik şiddet ve eziyet suçundan suçüstü hallerindedir. Dosyalarına üst kata hakaret ve amirine/makama saygısızlık suçlarını da ekle!”
İnzibatlar, az önce kükreyen iki zorbanın kollarına yapışıp onları arkadan kelepçelediler. Rüstem Kaya şok içinde yalvarmaya çalışırken, Battal Kırboğan artık kelime bile edemiyordu.
Tam o sırada, Tugay Komutanı Tümgeneral Hakan Sancaktar, Ordu Komutanından yediği fırçanın şokuyla, üniformasını bile düzeltemeden soluk soluğa salona girdi. Gözlerinin önündeki manzaraya inanamıyordu: Edok Komutanı sivil kıyafetlerle kendi tugayının nizamiyesinde ağlayan bir ere sarılıyor, kendi astsubayı ve uzman çavuşu ise inzibatlar tarafından kelepçelenerek dışarı sürükleniyordu.
Hakan Sancaktar oracıkta 90 derece eğilerek selam durdu, ölüm sessizliği içinde af diledi. Ancak Asena Gürkan’ın durmaya niyeti yoktu.
“Mesele benim oğlum olması değil Hakan Paşa! Mesele bu milletin gözü gibi baktığı evlatlarını emanet ettiği bu peygamber ocağında, bir askere işkence edilmesidir. Yarın sabah saat 08.00’de o taburun tamamını içtima alanında topla. Ben Edok Komutanı olarak, sizin bu şanlı tugayınızın temel askerlik eğitimi sistemini bizzat denetleyeceğim!”
IV. Gece Yarısı Karargahında Kabus
Yüksekova Komando Tugayı için o gece, tarihlerinin en uzun, en karanlık ve en buz kesen gecesiydi. Tugay Komutanı Hakan Sancaktar’ın makam odasının ışıkları sabaha kadar hiç sönmedi. Odada volta atan Sancaktar, yaklaşan devasa kasırganın kaçınılmaz yıkımını hissediyordu.
Kısa süre sonra kapı açıldı ve Ercan Polat’ın bağlı olduğu taburun komutanı Yarbay Cengiz Alkan ile Bölük Komutanı Yüzbaşı Selim Bural içeri girdiler. Yüzleri kireç gibiydi. Hakan Sancaktar öfkeden kudurmuş bir halde, askerin yaşadığı şiddete nasıl göz yumduklarını, bir korgeneralin oğlunun kendi gözleri önünde nasıl hırpalandığını yüzlerine vurdu.
Yüzbaşı Selim Bural, korkudan titreyerek Er Polat’ın uyum sorunları yaşadığını bildiğini ancak işin bu dereceye geleceğini tahmin edemediğini itiraf etmek zorunda kaldı. Sancaktar ise onları cezalandırmaya vakit bulamayacaklarını, çünkü asıl fırtınanın sabah saat 08.00’de kopacağını söyledi.
“Duydunuz! Yarın sabah Edok Komutanı bizzat geliyor. Sizin taburunuzun tamamıyla görüşecekmiş. Bütün askerlerin ayak tabanlarındaki sikeyle kadar her şeyi öğrenin ve dua edin ki, yarın sabah Korgeneral Asena Gürkan’ın önünde omuzlarınızdaki rütbeler sökülmemiş olsun!”
V. İçtima Alanındaki Şafak ve Adaletin Tecellisi
Sabahın ilk ışıkları Hakkari’nin sarp dağlarının üzerine vururken, komando tugayının geniş içtima alanı buz tutmuştu. Ancak havandaki soğuktan çok daha keskin olan şey, kürsüde duran üç yıldızlı Korgeneral Asena Gürkan’ın yaydığı otorite ve kararlılıktı.
Taburun tamamı, erinden subayına kadar kusursuz bir nizam içinde esas duruştaydı. Tugay Komutanı Tümgeneral Hakan Sancaktar ve karargah subayları da en köşede, suçlu çocuklar gibi başları önlerinde bekliyorlardı.
Asena Gürkan, elindeki mikrofonla adım adım erlerin arasına yürüdü. Her bir askerin gözünün içine baktı, dosyaları tek tek inceledi. Sadece kendi oğlunun değil, o kışla içinde ezilen, korkutulan, “dayak yemeyi hak ediyor” denilerek sindirilmeye çalışılan her bir vatan evladının hakkını aramak için kürsüye çıkmıştı.
“Türk askerine el uzatan, bu milletin onuruna leke süren hiçbir alçak cezasız kalmayacaktır,” diyerek gürledi Asena Paşa. Sesi, dağlarda yankılanarak tüm vadiye ulaştı.
O sabah, sadece iki ast ve üst rütbeli zorbanın tutuklanmasıyla kalmadı; Hakkari Yüksekova Komando Tugayı’nda yıllardır çarkların yanlış işlemesine neden olan çürümüş zihniyet kökünden sökülüp atıldı. Asena Gürkan, bir anne olarak evladını bağrına basarken, bir Korgeneral olarak da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adalet ve disiplin kılıcını en keskin şekilde biledi.
Siyah sedan nizamiyeden tekrar çıkıp Van’a doğru uzaklaşırken, arkasında adaletle temizlenmiş, boynu bükük değil ama başı dik yepyeni bir komando ocağı bırakmıştı. Dağların kartalları artık sadece vatanı korumuyor, kendi içlerindeki asalaklardan da tamamen arınmış olarak hak ettiği gururla göklere bakıyordu.