“ŞİRKETTE GİZLİCE Mİ UYUYORSUN?” — DİYE SORDU MİLYARDER… TA Kİ SIRRINI ÖĞRENENE KADAR
“ŞİRKETTE GİZLİCE Mİ UYUYORSUN?” — DİYE SORDU MİLYARDER… TA Kİ SIRRINI ÖĞRENENE KADAR
.
.
BÖLÜM 1: Soğuk Betonun Üzerindeki Gölge
Şafağın sökmesine henüz saatler vardı; ancak Mels Dağıtım Deposu’nun buz gibi, devasa koridorlarında hayat çoktan başlamıştı. Metal kapının gıcırtısı, sabahın erken saatlerindeki sessizliği acımasızca bozdu. Bu sesle birlikte Gülbahar Yıldız’ın sahip olduğu tek sığınak, ellerinin arasında yavaşça paramparça oldu.
Adımları henüz kendisini görmeden önce işitti. Dağıtım deposunun beton zemininde yankılanan bu ses, ne bir vardiya şefinin aceleci adımlarına ne de yorgun bir temizlik işçisinin sürüyen ayak seslerine benziyordu. Yavaş, son derece kararlı ve kaliteli kösele ayakkabılardan çıkan tok seslerdi bunlar. Tıpkı kendisi gibi, o saatte ve o coğrafyada kesinlikle bulunmaması gereken birine ait adımlardı.
Gülbahar, artık ezberlediği reflekslerle kalbi göğüs kafesini döverek kutularla dolu rafların arasında birden doğruldu. Üzerine örttüğü eski, yıpranmış battaniyeyi aceleyle katladı. Bir sıra kutunun arkasına sıkıştırdı ve ayağıyla küçük çantasını karanlık bir köşeye doğru ittirdi. Soğuktan en çok korunan o köşenin, yani asıl sırrının hâlâ huzur içinde kalması için sessizce dua etti.
Ancak adımlar durdu. Havada asılı kalmış keskin bir bıçak gibi, uzun ve gergin bir sessizlik odayı kapladı.
— Orada biri olduğunu biliyorum, dedi sakin ama içinde en ufak bir şüphe kırıntısı bile barındırmayan tok bir erkek sesi. Dışarı çıkın. Bir daha tekrarlamayacağım.
Gülbahar bir an için gözlerini sımsıkı kapattı. Bu sesi, deponun girişinde asılı duran ve her gün yanından geçtiği tek bir fotoğraftan çok iyi tanıyordu. Bu ses; her şeyin sahibi olan, maaş bordrolarını imzalayan ama orada çalıştığı aylar boyunca o beton zemine bir kez bile ayak basmamış olan şirket sahibi Mert Aksoy’a aitti. Şimdi kendisi, malların arasında sıkışıp kalmış bir davetsiz misafir gibi oradayken, Mert sığınağının sadece birkaç adım ötesinde duruyordu.
Ellerini görebileceği şekilde yavaşça ayağa kalktı ve kutuların arasından çıktı. Mert ona sessizce baktı. Adamın gözleri alelacele katlanmış battaniyeyi, loş ışık altındaki çantayı ve genç kızın yüzüne kazınmış derin yorgunluğu birer birer süzdü. Gülbahar’a bir ömür kadar uzun gelen o sessizlik anı boyunca adam hiçbir şey söylemedi; sanki parçaları yanlış yerleştirilmiş karmaşık bir yapbozu birleştirmeye çalışıyordu. En sonunda,
— Kimsiniz siz? diye sordu.
— Gülbahar Yıldız. Sipariş hazırlama elemanıyım. Sabah vardiyası, diyerek cevap verdi genç kadın. Vücudunun her bir hücresi oracıkta yok olmak istese de, gururunu korumak için onun sert bakışlarına karşılık vermeye çalıştı.
— Vardiyanın başlamasına daha çok var. Mert bir adım öne çıktı. Bu saatte kutuların arasında saklanarak ne yapıyorsunuz?
Gülbahar hemen cevap vermedi. Dudaklarını birbirine bastırdı ve çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. Bu küçük hareket, içerideki o asla eğilmeyen inatçı gururun bir yansımasıydı ve Mert’in gözlerini kısmasına neden oldu.
— Burada mı uyuyorsunuz? Bu bir soru değil, kesin bir tespitti. Hayır, yalan söylemeyin bana. Sesi sert değildi; bundan çok daha kötüsü, hüzünlüydü. Battaniyeyi gördüm, çantayı gördüm. Ne zamandır benim depomda uyuyorsunuz?
Gülbahar’ın sessizliği onun en net cevabı oldu. Soğuk rafların arasındaki bu sessizlik, kelimelerden çok daha ağır bir baskı yarattı. Tam o sırada arkadaki ağır demir kapılar gıcırtıyla tekrar açıldı. İçeri iki adam girdi: Göğsüne kalın bir dosya bastırmış olan ortak Gökhan Kaya ve hemen arkasında manzarayı görür görmez avını bulmuş bir avcı gibi sırıtan operasyon müdürü Rıza Erdem.
— Ben size dememiş miydim efendim? diye atıldı Rıza, adeta zafer kazanmışçasına. Kaç sabahtır size bunu söylüyorum. Burada uyuyor. Üstelik envanterde eksik çıkan mallarla birleştirince insan noktaları istem dışı birleştirmeye başlıyor.
Gökhan elindeki dosyaya hafifçe vurarak söze katıldı:
— Hepsi kayıtlı Mert. Tam da onun burada kaldığı gecelerde depoda tekrarlanan eksikler var. Bu iş kalp ile değil kurallarla yönetilir. Bir çalışanın depoda yaşamasına izin verirsek, bir de üstüne mal eksilirse yarın öbür gün kimse hiçbir kurala saygı duymaz.
Bu sırada vardiyanın ilk işçileri çoktan gelmeye başlamıştı ve seslerin çekimine kapılarak koridorun sonunda teker teker duruyorlardı. Gülbahar’ın etrafında sessiz ama meraklı bir yarım daire oluştu. Fısıltılar ve yargılayıcı bakışlar havada uçuşuyordu; insanları başkalarının utancı kadar eğlendiren, ne yazık ki hiçbir şey yoktu. Gülbahar bunu çok iyi biliyordu. Hayat ona bunu acı tecrübelerle öğretmişti.
— Kendini açıklasın o zaman, dedi Gökhan herkesin önünde.
— Hiçbir şey almadım, dedi Gülbahar. Sesi kısık ama buz gibi kararlı çıkmıştı. Bu yerden tek bir ürün bile almadım, asla. Çantama bakabilirsiniz, üstümü arayabilirsiniz. Ben hırsız değilim.
— O zaman neden burada uyuyorsun? diye üsteledi Rıza, etraftaki kalabalıktan aldığı cesaretle. Evin barkın yok mu? Kimsen yok mu senin?
Bu soru, Gülbahar’ın kalbine saplanan paslı bir bıçak gibiydi. Genç kadın tekrar derin bir sessizliğe gömüldü; çünkü bu soruya gerçek bir cevap vermek, iki eliyle sıkıca kapalı tutmaya yemin ettiği o karanlık kapıyı ardına kadar açmak demekti.
— Tamam, uzatmaya gerek yok, dedi Gökhan, Mert’e dönerek sahte bir merhamet maskesiyle. Tazminatını verelim, gürültü patırtı koparmadan bu konuyu kapatalım. Herkes için en hayırlısı bu.
Rıza, Gülbahar’ın yanından geçerken alayla mırıldandı:
— Kulağına küpe olsun. Buraya çalışmaya gelinir, bedavadan yaşamaya değil.
Kalabalığın bir kısmından bu sözleri onaylayan mırıltılar yükseldi; ancak herkes aynıfikirde değildi. Yan taraftan, yılların verdiği emekle elleri nasır tutmuş deneyimli bir paketleme işçisi olan Emine Şahin öne çıktı.
— Ben bu kız işe girdiğinden beri onunla yan yana çalışıyorum, dedi ortağın tam karşısına dikilerek. Ve size yemin ederim ki buradaki en namuslu insan odur! Herkesten önce gelir, herkesten sonra gider. Gıkı çıkmadan iki katı yük taşır. Eğer geceleri burada kalıyorsa, bu hiçbirinizin sorma zahmetine bile katlanmadığı derin bir derdi yüzündendir. Önce yargılarız, asla sormayız; bizim yaptığımız tek şey bu!
Emine’nin bu cesur çıkışı, deponun üzerine dökülen buz gibi bir su etkisi yarattı. Mert gözlerini bir an olsun Gülbahar’dan ayırmamıştı. Kızın orada dimdik duruşunda, ağlamadan, yalvarmadan sergilediği bu asil direnişte, adamın ta derinine dokunan garip bir şeyler vardı. Mert bu gururlu duruşu çok iyi tanıyordu; çünkü tüm hayatı boyunca onu bir zırh gibi kuşanmıştı. Yıllar sonra ilk kez, her şeye sahip olan ama iç dünyasında hiçbir şey hissedemeyen bu adamın kalbinde bir şeyler sızladı.
— Eşyalarını topla kızım, dedi Gökhan iç çekerek arkasını dönerken. Böylesi en doğrusu.
— Bekleyin.
Mert’in ağzından çıkan bu tek kelime, havaya savrulan ağır bir balyoz gibi indi. Herkes olduğu yerde çakılıp kaldı.
— Zaten çözülmüş bir meseleyi zora sokma Mert, diye mırıldandı Gökhan.
— Bekleyin dedim.
Mert sesini hiç yükseltmemişti; buna ihtiyacı yoktu. Yavaş adımlarla Gülbahar’ın en son kutu sırası ile duvar arasında uyuduğu o kuytu köşeye doğru yürüdü. Eğildi ve parmak uçlarıyla katlanmış battaniyeye dokundu. Battaniye, bir insan vücudunun ısısıyla hâlâ sıcaktı. İşte o anda, iki kutunun arasına yarı gizlenmiş küçük bir nesne fark etti.
Loş ışıkta minicik bir ayakkabı duruyordu. Bir çocuğun avucuna ancak sığacak kadar küçük bir çocuk ayakkabısı. Burnu aşınmış ve kopan bağcığı büyük bir sabırla düğümlenmişti. Mert onu çok yavaş bir şekilde parmakları arasına aldı; sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi inceledi.
Sonra başını kaldırıp gözlerini Gülbahar’a çevirdiğinde, genç kadının kağıt gibi bembeyaz kesildiğini gördü.
— Bu kimin? diye sordu. Sesindeki o kibirli patron tonundan artık eser kalmamıştı; derinden gelen titrek bir tını vardı.
Gülbahar cevap vermedi; ancak bunca suçlama karşısında tek bir damla bile gözyaşı akıtmayan o güzel gözleri bir anda doldu. Ellerini havaya kaldırarak öne doğru bir adım attı.
— Yalvarırım, diye fısıldadı, kendini savunmak için değil, neredeyse yalvarmak için. Lütfen yapmayın.
Ve tam o anda, sabaha kadar sesini çıkarmadan beklediği o korunaklı köşeden minicik bir ses yükseldi:
— Gülbahar abla! Güneş doğdu mu?
Depodaki herkesin nefesi boğazına tıkandı. Katlanmış battaniyelerin arasında, adeta kutsal bir özenle hazırlanan ve deponun buz gibi rüzgarlarından korunan o özel köşede, dünyadaki en değerli hazineymiş gibi sarılıp sarmalanmış küçük bir çocuk yatıyordu. Küçücük elleriyle gözlerini ovuşturan çocuk, dünyada tanıdığı tek güvenli limanı arıyordu.
Rıza’nın yüzündeki o sırıtan ifade anında silindi. Gökhan elindeki kalın dosyayı bacağına doğru indirip öylece kala kaldı; dilleri tutulmuştu. Emine Şahin ellerini dehşetle göğsüne götürdü. Daha bir dakika önce hırsız diye bağıranlar, şimdi derin bir nefes almaya bile cesaret edemiyordu.
Gülbahar iki adımda aradaki mesafeyi kapatıp küçüğün önünde diz çöktü. Kendi bedenini siper ederek ona sımsıkı sarıldı. Ancak o zaman, çocuk kollarının arasında güvende olduğunu hissedince kendini bırakıp hıçkırıklara boğuldu.
— Tamam canım benim, tamam, diyordu ona Gülbahar, sarıldığı çocuğu korumaya çalışırken aslında en çok kendi titriyordu. Geçti… Buradayım. Hep yanında olacağım.
Dünyadan habersiz küçük çocuk, başını Gülbahar’ın omzuna yasladı ve hayatın ne kadar acımasız olabileceğini henüz bilmeyen o saf masumiyetiyle etraftaki yabancılara baktı.
— Onlar da mı seninle çalışıyor? diye sordu yumuşacık, kısık bir sesle. Artan ekmekten onlara da sakladın mı abla?
Bu basit soru —yani artan ekmek sorusu— Mert Aksoy’un göğsünün tam ortasına ağır bir taş gibi oturdu. Bir deponun buz gibi beton zemininde saklanarak yaşayan o minik çocuk, başkalarına artan ekmek kalıp kalmadığını dert ediyordu.
Gülbahar yaşlı gözlerini yavaşça kaldırıp depodakilere baktı. Gözlerinde artık korkudan eser yoktu; aksine yıkılması imkansız, çok daha eski ve güçlü bir kararlılık vardı.
— Bana ne yapmak istiyorsanız yapın, dedi çatallı ama asla başını eğmeyen bir sesle. Kovun beni, paramı da vermeyin, ne derseniz deyin. Ama o bunların hiçbirini kendi seçmedi. O benim hayattaki tek dalım ve ben nefes aldığım sürece kimse onu benden alamayacak!
Mert, elinde tuttuğu o minicik ayakkabıya baktı. Sonra daha birkaç dakika önce herkesin hırsız diye damgalamaya hazır olduğu o kadına sımsıkı sarılmış çocuğa döndü. Ve o an, hayattaki her şeye sahip olan bu adam, içini kavuran büyük bir utançla anladı ki; kendi deposunda, kendi çatısı altında her ay geçinmeye yetip yetmeyeceğini bir kez bile sorgulamadan maaş bordrolarını imzalarken, aslında insanlığa dair hiçbir şey anlamamıştı.
Bölüm 2: Sırların Aralanışı ve Gece Yarısı Ziyareti
Mert, elindeki minik ayakkabıyla birlikte derin bir sessizliğe gömüldü. Takım elbiseli iki adama dönerek tartışmaya yer bırakmayan bir sakinlikle konuştu:
— İkiniz de dışarı çıkın ve koridoru boşaltın. Herkes işinin başına dönsün.
— Mert, diye söze başladı Gökhan, elindeki dosyayı iyice sıkarak. Onunla yalnız kalamazsın—
— Dışarı çıkın dedim Gökhan. Bu kez ses tonu son derece keskindi. Gerisi bende.
Rıza itiraz etmek için ağzını açtı ama Emine çoktan araya girmişti bile. Operasyon müdürü homurdanarak topukları üzerinde döndü ve Gökhan da uyar dolu uzun bir bakış fırlattıktan sonra onun peşinden gitti. Kalabalık yavaş yavaş dağılırken, soğuk köşede sadece dört kişi kaldı: Diz çökmüş Gülbahar, boynuna sıkıca sarılmış küçük Ömer, nöbet tutan vefasız Emine ve hayatında ilk defa ellerini nereye koyacağını bilemeyen Mert.
Mert, küçük çocuğun boy hizasına gelmek için yavaşça yere çömeldi ve,
— Adın ne senin? diye sordu.
Ömer, henüz hayattan şüphe duymayı öğrenmemiş o kocaman gözleriyle ona baktı:
— Ömer. Peki ya sen? Sen de mi Zeynep ablayla çalışıyorsun? (Çocuk ona Zeynep diyordu; demek ki gerçek adını biliyordu).
Mert yutkundu.
— O kadınla aynı taraftaymış gibi… Öyle de denebilir.
Ömer, bir çocuğun olabilecek en büyük ciddiyetiyle,
— O dünyanın en iyi insanı, dedi. Bana otomattan çikolatalı poğaça getiriyor. Koca tırlar geçerken çok gürültü yapıyor ve ben korkuyorum diye kulaklarımı tıkıyor.
Zeynep gözlerini kapattı. Ömer’in ağzından çıkan her bir kelime, onun herkesten saklamak için canını dişine taktığı dünyasına zorla açılan bir pencere gibiydi. Çocuğun saçını şefkatle düzelterek,
— Ömer, tamam, diye mırıldandı. Mert Bey’in işi gücü var.
Mert, gözlerini çocuktan ayırmadan kısık bir sesle,
— İşim falan yok, dedi. Oğlun mu kardeşim?
Bu kelime hiçbir süse kaçmadan, yalın ve sarsıcı bir şekilde döküldü dudaklarından. Zeynep kucağında küçük çocukla ayağa kalktı ve nihayet Mert’le göz göze gelip dik durdu.
— Kardeşim, diye tekrarladı. Ondan başka kimsem yok. Onun da benden başka kimsesi yok. O yüzden bir şey soracaksanız şimdi sorun; çünkü ben bunu hayatta bir daha yaşamayacağım.
Mert onu süzdü; yıllar süren iş pazarlıklarında insanları okumayı, kimin yalan söyleyip kimin rol yaptığını çok iyi öğrenmişti.
— Seni sorgulamayacağım Zeynep. İkiniz de benimle gelin. Yukarı kat sıcak. Çocuk öksürüyor.
Zeynep yerinden kıpırdamadı.
— Ofisinize ihtiyacım yok.
— Senin için değil zaten. Mert çenesiyle Ömer’i işaret etti. Onun için.
Bu, Zeynep’in demirden zırhını kırabilen tek anahtar oldu. Battaniyeye sarılı olmasına rağmen kucağında hafifçe titreyen kardeşine baktı ve yüzündeki o sert ifade biraz olsun yumuşadı.
— Sadece onun için…
İkinci kattaki dinlenme odasında neredeyse hiç kullanılmayan eski bir elektrikli soba vardı. Mert kendi işini kendi yapmaya pek alışkın olmayan insanların o beceriksizliğiyle sobayı çalıştırdı ve bir sandalye çekti. Emine, ılık bir suyla otomattan aldığı taze poğaçayı getirip Ömer’e verdi. Çocuk poğaçayı sanki çok değerli bir hazineymiş gibi aldı, ikiye böldü ve yarısını cebine koyarak, “Sonraya” dedi.
— Hepsini yiyebilirsin, dedi Mert ona. Daha var.
Ömer bu cümleyi tam olarak kavrayamamış gibi ona baktı. “Daha var.” Onun için bu öyle sıradan bir söz değildi; neredeyse yabancı bir dil gibiydi. Mert bakışlarını kaçırdı, boğazında geçmeyen bir düğüm hissetti.
Çocuk karnını doyururken, Emine de Zeynep’in duymayacağı bir mesafede Mert’e yaklaşarak fısıldadı:
— Bir süredir şüpheleniyordum Mert Bey. Arka koridorda kırıntılar bulmuştum, bir keresinde de kırık bir oyuncak. Ama sustum; çünkü bu kızı tanıyorum. Eğer burada birini saklıyorsa, dışarıda onu çok daha kötü bir şey beklediğindendir. Siz onu tanımıyorsunuz ama ben tanıyorum: O kız kendi ağzından lokmasını esirger, o çocuğa yedirir. Envanterinizde ne eksikse kesinlikle onun eli değmemiştir buna. Bunu kafanıza sokun.
Mert yavaşça başını salladı. Bu yaşlı kadının inancı, Gökhan’ın getirdiği o koca dosyadan çok daha değerliydi.
— Peki ya anne babası? diye sordu alçak sesle.
Emine başını iki yana salladı.
— Hiç sormayın. Onu kendisine sorun ama dikkatli olun; öyle yaralar vardır ki insan oraya kirli ellerle dokunmak istemez.
Mert, Zeynep’e doğru yaklaştı. Onu rahatsız etmeyecek bir mesafeye oturdu ve kadının başını kaldırmasını bekledi.
— Seni işten çıkarmayacağım, dedi net bir sesle. Ne seni ne de onu. Bu aşağıda zaten belli olmuştu ama kafanda hiç şüphe kalmasın diye yukarıda tekrar söylüyorum.
Zeynep ona tam bir güvensizlikle baktı.
— Peki karşılığında ne istiyorsunuz? Hiçbir şey karşılıksız değildir. Bu dünyada kimse babasının hayrına bir şey yapmaz.
Sesinde nefret ya da öfke yok yalnızca yorgunluk vardı; bu acı kuralı hayatı boyunca defalarca teyit etmiş olmanın verdiği ağır bir yorgunluk.
— Ben bunu daha okuma yazma öğrenmeden önce belledim, diye ekledi Zeynep.
Mert gözlerini kaçırdı; çünkü içten içe kadının haklı olduğunu, kendi geldiği o acımasız kurumsal dünyayı çok iyi özetlediğini biliyordu. O dünya, insana sunduğu her şeyin bedelini er ya da geç mutlaka ödetirdi.
— O zaman sana başka bir teklifim var, dedi Mert. Bana sözlerime bakarak inanma; yapacaklarıma bakarak inan. Senden bir lütuf istemiyorum, bana sadece zaman ver.
Zeynep cevap vermedi ama kalkıp gitmedi de. Onun gibi hayatın sillesini yemiş biri için kalkıp gitmemek, zaten başlı başına sessiz bir kabul mücadelesiydi.
Odadaki gergin havayı bir anda değiştiren şey minik Ömer oldu. Önündeki poğaçanın yarısını çoktan bitirmişti ve şimdi odanın penceresinden dışarıdaki ışıl ışıl aydınlatılmış yükleme alanına bakıyordu.
— Babam her sabah buradan mı yola çıkıyordu? diye sordu çocuk aniden, eliyle dışarıdaki dev tırları işaret ederek.
Odadaki hava bir kez daha buz kesti. Zeynep, kardeşine doğru öyle ani bir hamleyle döndü ki altındaki sandalye tiz bir sesle gıcırdadı. Ancak çocuk yaşının verdiği o saf mantıkla üstelemeye devam etti:
— Ama abla kendin söylemiştin ya! Babam büyük kamyonların olduğu bir yerde kutu taşıyor demiştin. Bak burada da kocaman kamyonlar var!
İşte Zeynep’in sabrının taştığı an o andı.
— Umut, yeter artık!
Zeynep’in sesi hafifçe titredi. Burası orası değil…
Fakat Mert olduğu yerde kaskatı kesilmişti. O masum çocuğun kurduğu basit cümle —“Babam kocaman kamyonların olduğu bir yerde kutu taşıyordu”— nedenini bilmediği bir şekilde içine oturmuş, zihnine çakılıp kalmıştı.
— Mert, durumu tartmaya çalışarak temkinli bir sesle, Babanız bir depoda mı çalışıyordu? diye sordu.
Zeynep hemen cevap vermedi. Kardeşine baktı, söyleyeceği her kelimeyi tarttı ve en sonunda insanın içine işleyen buz gibi bir soğuklukla konuştu:
— Babam ömrü boyunca kamyon yükleyip boşaltma işinde çalıştı. Evet… Ta ki bir gün eve dönmeyene kadar.
Çenesini sıktı ve ekledi:
— Ama hayır, bu depoda çalışmıyordu. O yüzden içiniz rahat olsun; kimseden hesap sormaya ya da bir şey talep etmeye gelmedim.
Gel gelelim, bu sözleri söyleyiş tarzında insanı şüphelendiren garip bir şeyler vardı. “Bu depoda değildi” cümlesini öyle hızlı ve kesin bir dille söylemişti ki, bu bir ifadeden ziyade gerçeğin üzerine apar topar kapatılmış ağır bir kapı gibi hissettiriyordu. Mert daha fazla üstelemedi; en azından orada, küçücük bir çocuğun gözü önünde bunu yapamazdı. Ama kadının ağzından çıkan her bir kelimeyi zihnine nakşetti.
O sabah kimsenin işine son vermedi. Zeynep’e vardiyasına normal bir şekilde devam edebileceğini, Umut’un da dinlenme odasında Emine ablasıyla kalabileceğini ve bir daha kimsenin onları rahatsız etmeyeceğini söyledi. Zeynep sırf başka hiçbir çaresi olmadığı için bu teklifi başıyla onayladı ve başını dik tutarak çalışma alanına indi. İçindeki o tarifsiz sıkıntıyla titreyen ellerine hakim olmaya çalışarak siparişleri ayıklamaya başladı.
Mert ise ofisine çıktı ve o gün neredeyse hiç çalışmadı. Kocaman camın önünde dikilip yükleme alanına boş gözlerle baktı. Umut’un minik ayakkabısı hâlâ göğüs cebindeydi ve orada taşıdığı binlerce kiloluk bir yük gibi ağırlaşıyordu. Olay bu depoda gerçekleşmemişti; ama Mert, Gül’ün kendisinin bildiğinden habersiz olduğu başka bir gerçeği biliyordu.
Şirketin yıllar önce —henüz kendisinden öncekiler işin başındayken ve kendisi soyadını daha yeni yeni taşımaya başlarken— şehrin diğer ucunda çok daha eski, çok daha derme çatma başka bir deposu daha olduğunu hatırladı. Bir gün aniden, hiçbir uyarı yapmadan kapattıkları ve onlarca işçiyi bir gecede kapının önüne koydukları lanetli bir depoydu burası. Detayları hiçbir zaman sormamıştı, çünkü umurunda olmamıştı. Rakamlar kapatmanın daha karlı olduğunu söylüyordu ve onun için sadece rakamlar yeterliydi. Ancak ilk defa o soğuk rakamların arkasında gerçek bir insan yüzü olduğunu fark ediyordu.
Bölüm 3: Gerçeğin Külleri ve Son İtiraf
Akşamüstü Gül vardiyasını bitirip Umut’u almak için yukarı çıktığında, Mert hiç kimseye söylemediği o radikal kararı aldı. Gece bekçisi olan sakin adam Kemal’e erken çıkabileceğini, deponun kilidini kendisinin kapatacağını söyledi. Ofisinin tüm ışıklarını söndürdü ve depoya bakan pencerenin yanındaki karanlığa oturup beklemeye başladı. Amacı Gül’ü suçlamak değil; kendisi şehrin diğer ucundaki lüks yatağında uyurken, bu çatının altında nasıl bir hayatın akıp gittiğini kendi gözleriyle görmek ve anlamaktı.
Bekleyişi, son işçi de çıkış kartını basıp gittiğinde son buldu. Mert, karanlık köşesinden Gül’ün loş deponun içinden geçişini, Umut’un elini sıkıca tutarak en dipteki o korunaklı köşeye doğru ilerleyişini izledi. Kadının battaniyeyi adeta kutsal bir tören yapar gibi özenle serişini gördü. Ardından çantasından çalınmış mallar değil, fabrikanın hatalı üretim diye ıskartaya çıkardığı kırık bisküvilerden oluşan bir kutu çıkardığını ve bunları sanki krallara layık bir ziyafetmiş gibi küçük kardeşmeyle paylaştıklarını seyretti.
Gül, sesini yumuşatarak fısıltıyla ona bir masal anlatıyor, çocuk gülene kadar buna sabırla devam ediyordu. Sonra kadının yaptığı bir şey, Mert’in kalbini yerinden oynatacak gibi oldu. Gül, çantasının en dibine elini soktu ve binlerceinin el değmesiyle yıpranmış, plastikle kaplanmış küçük bir nesne çıkardı. Onu Umut’a uzattı. Çocuk da her gece yaptığı gibi, artık hayatta olmayan birine sıkı sıkı sarılır gibi o nesneyi minik göğsüne bastırdı.
Karanlığın içinden Mert gözlerini kıstı. Bu bir yaka kartıydı; eski bir çalışan kimlik kartı. İsmi tam olarak okuyamıyordu ama o loş ışıkta bile köşeye basılmış logoyu çok net seçebiliyordu. Kendi imzasından bile daha iyi bildiği bir logoydu bu; çünkü her şeyle birlikte o lanet logoyu da miras almıştı. Kendi şirketinin eski logosuydu.
Mert, alaca karanlığın içinde nefesini tutmuş, adeta taşa dönmüştü. Göğsünün tam ortasında buz gibi, korkunç bir gerçek filizleniyordu. O iki çocuğun babası öyle sıradan, büyük kamyonların olduğu herhangi bir yerde çalışmamıştı; doğrudan kendi şirketinde, kendi babasının yönetiminde çalışmıştı.
Mert o gece hiç uyumadı. Umut’un nefes alışverişleri düzenli ve derin bir hal alana kadar o karanlık köşesinden bir milim bile kıpırdamadı. Sonunda yorgunluğa yenik düşen Gül de başını duvara yasladı; eli hâlâ kardeşinin göğsündeydi, rüyasında bile onu koruyordu. Mert onları izledi ve uzun yıllar sonra ilk defa, hayattaki her şeye sahip olan bu adam kendini dünyanın en yoksul insanı gibi hissetti.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ilk vardiya işe gelmeye başladığında, Mert çoktan insan kaynakları ofisine girmiş, eski dosyaları karıştırmaya başlamıştı bile. Hem de yıllardır kimsenin elini bile sürmediği tozlu arşivleri. Arşivden sorumlu olan Berrin adındaki sessiz sakin kadından, eski antreponun tüm kayıtlarını getirmesini istedi; hani şu yıllar önce bir günde apar topar kapattıkları o eski deponun kayıtlarını.
Berrin huzursuz bir tavırla,
— O depo artık yok efendim, dedi. O döneme ait evrakların çoğu yanlış arşivlendi, bir kısmı da kaybolup gitti.
— Yine de arayın, diye karşılık verdi Mert kesin bir dille. Hepsini bulun. Özellikle de iş kazalarını.
Berrin ona bir anlığına dik dik baktı, ardından gözlerini kaçırıp kutuları aramaya gitti. Aradığı sırada Mert aşağı, depoya indi. Gül çoktan işinin başına geçmişti; performans geçmişinde de yazıldığı gibi o milimetrik ve hızlı hareketleriyle siparişleri ayırıyordu. Vardiyanın en iyisiydi; en az hata yapan, kimsenin teşekkür etmediği ama şirketi tonla iade masrafından kurtaran gizli kahraman odur.
Mert yavaşça Gül’ün yanına yaklaştı. Başkaları duymasın diye kısık bir sesle,
— Bir şeyi anlamam lazım, dedi. Envanterdeki eksikler… Gökhan bunların senin nöbetçi olduğun gecelerle birebir uyuştuğuna yemin ediyor. Ama ben dün gece seni gördüm. Hiçbir şey çalmadığını biliyorum ama geceleri burada gerçekten neler döndüğünü anlamam lazım. Çünkü bunu çözemezsem seni onlardan koruyamam.
Gül elindeki barkod okuyucuyu bıraktı. Konuşmaya değer mi değmez mi diye tartarak uzun uzun Mert’in yüzüne baktı. Belki de adamın “seni korumak” demesi, içindeki o aşılmaz duvarlardan ufak bir taşın daha düşmesine neden olmuştu.
— Peşimden gelin, dedi.
Onu deponın en arkasına, en son raf sırasına götürdü. Hasarlı malların, kutusu yırtık ürünlerin kural gereği satılması yasak olan ama resmi prosedürler yüzünden bir türlü atılamayan son kullanma tarihi geçmiş partilerin tutulduğu o unutulmuş bölgeye… Şirketin zaten çoktan gözden çıkardığı bir eşya mezarlığıydı burası.
Gül kenara ayrılmış bir kutuyu işaret ederek,
— Ben sadece bunları alıyorum, dedi. Kırık bisküviler, ezik konserveler, fabrikadan defolu çıkan ve sizin zaten çöpe atacağınız paketler… Çenesini dikleştirdi. Tek bir sağlam ürüne bile elimi sürmedim, asla. İskarta kayıtlarına bakabilirsiniz. Aldığım her bir şeyi fire defterine kendi el yazımla tek tek kaydettim, altına da kendi imzamı attım. Çünkü kimse bana inanmasa bile dürüst olduğumun bir kanıtı olsun istedim.
Mert duvardaki çiviye asılı duran defteri aldı. Satır satır göz gezdirdi: Küçük, düzgün bir el yazısıyla her şey oradaydı. Tarih, ürün, açıklama, ıskarta sebebi, imza: Gülsoy. Tek bir gerçek eksik bile yoktu.
— O zaman envanterden gerçekten yok olan o diğer ürünler…? diye mırıldandı Mert, kafası karışmış bir halde.
— Onlar benim elimden çıkmıyor, diye tamamladı Gül sözünü. Ben sadece zaten çöpe atılacak olanı alıyorum. Ama diğerleri nereye gidiyor derseniz, onu geceleri deponun anahtarı kimde oluyorsa ona sorun. Bende anahtar falan yok, bana hiç vermediler. Bir düşünün Mert Bey: Cebime hiç girmemiş bir anahtarla kilitlenen bir yerden sapa sağlam malları nasıl dışarı çıkarabilirim ki?
Bu mantık silsilesi Mert’in üzerine ağır bir balyoz gibi çöktü. Kızın hırsız olması fiziksel olarak imkansızdı. Depoya geceleri tam erişimi olan sadece iki kişi vardı: Operasyon müdürü Rıza ve ortak Gökhan.
— Neden aşağıda herkesin önünde bunları söylemedin? diye sordu Mert, kendini bir dakikada aklayabilirdin.
Gül neşeden uzak, acı bir kahkaha attı.
— Çünkü bunları söylemek demek… babamın o eski antrepoda nasıl katledildiğini, şirketinizin bizi nasıl bir gecede sokağa attığını yüzünüze vurmak demekti. Ama siz o dilde konuşmayı bilmezsiniz Mert Bey. Siz sadece rakamları bilirsiniz.
Mert olduğu yerde donakaldı. Babanın kim olduğu, o eski antrepoda yaşanan kazanın örtbas edilişi ve geride kalan iki yetim çocuğun hikayesi, ellerindeki tüm dosyaların ötesinde, deponun loş ışıkları altında nihayet tüm çıplaklığıyla aydınlanmıştı.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı; ne o soğuk beton zemin, ne de Mert Aksoy’un vicdansız rasyonalitesi. Genç adam, cebindeki minik ayakkabıyı sımsıkı kavradı ve hayatında ilk defa bir kalbinin olduğunu, çok geç de olsa hissetti.
.
.
https://www.youtube.com/watch?v=EvlTANAH_24