Zengin Adamın Çöpe Attığı Pahalı Halıyı Eve Götürd...

Zengin Adamın Çöpe Attığı Pahalı Halıyı Eve Götürdü… İçinden Çıkan Şey Her Şeyi Değiştirdi

Gece Yarısı Halısı ve İstanbul’un Saklı Kanunu

Gece yarısını çoktan geçmişti. İstanbul’un Kağıthane taraflarında, eski depoların ve boş arsaların arasına sıkışmış dar bir sokakta, Cemil kartonların üzerine serdiği ince battaniye ile soğuktan korunmaya çalışıyordu. Üç yıldır sokaktaydı; bu yüzden gecenin hangi sesinin önemsiz, hangisinin tehlikeli olduğunu çok iyi ayırt edebilmeyi öğrenmişti. Fakat o gece, sessizliği yırtarak gelen lüks bir otomobilin motor sesi onu anında doğrulttu.

Siyah bir araç, çöp konteynerlerinin birkaç metre ilerisinde durdu. İçinden koyu renk takım elbiseli, pahalı ayakkabıları çamura değmesin diye dikkatle yürüyen bir adam indi. Adam, bagajı açtı ve büyük, işlemeli bir İran halısını güçlükle dışarı çekti.

Cemil karanlıkta kaşlarını çattı. “Bu saatte böyle bir halıyı neden çöpe atarsın ki?” diye mırıldandı içinden.

Adam sürekli çevresine bakıyor, panik halinde hareket ediyordu. Halıyı yere bırakmadı; neredeyse bir öfkeyle çöplerin arasına, karanlığın içine itti. Ardından ellerini nemli bir mendille hızla sildi ve otomobiline geri döndü. Araç lastiklerinin çıkardığı çakıl sesleriyle gözden kaybolana kadar Cemil saklandığı yerden dışarı çıkmadı.

Birkaç dakika sonra merakına yenik düşerek halıya doğru yaklaştı. Kırmızı ve lacivert desenlerin loş sokak lambası altında hala canlı olduğunu gördü. Kenarlarındaki ince işçilik ve düğüm sıklığı bile bunun sıradan bir ev eşyası olmadığını açıkça belli ediyordu. “Bunun hurda değeri bile benim aylarca karnımı doyurur,” diye geçirdi aklından.

Ancak halıyı kaldırmaya çalıştığında yüzündeki şaşkınlık ifadesi anında dehşete dönüştü. Beklediğinden çok daha ağırdı; sanki içinde taşlar ya da demir bloklar taşıyordu. “İçinde ne var böyle?” diye homurdandı. Bir ucundan tutup kendine doğru sürükledi. Tam o sırada halının kat yerinden koyu renkli birkaç damla asfalta sızdı.

Cemil önce bunun yağmur suyu olduğunu sandı. Parmaklarını sıvıya doğru yaklaştırdı, kokusunu aldı ve ardından birden elini geriye çekti.

Kandı.

Nefesi kesildi. Halının dış yüzeyinde de geniş, kurumuş kırmızı lekeler vardı. Birkaç saniye önce hayatını kurtaracak değerli bir hazine olarak gördüğü şey, şimdi ona ürkütücü bir suç mahalli gibi geliyordu. Olduğu yerde donakaldı, kaçmayı düşündü. Fakat tam arkasını dönecekken, halının katlanmış kumaşının içerisinden çok hafif, belli belirsiz bir inilti sesi geldi.

Cemil’in kalbi göğsünü yumruklar gibi atmaya başladı. Titreyen elleriyle düğümlenmiş kalın kenara uzandı. Kumaşı birkaç santimetre araladığında gördüğü manzara karşısında kanı çekildi: İçeride hareketsiz duran bir insan eli vardı.

Cemil, henüz o halının içindekinin kendi kaderiyle ve geçmişiyle nasıl karanlık bir bağ kuracağından tamamen habersizdi.

Derinleşen Sır ve İrem Sancaktar

Cemil’in parmakları halının kenarında donup kaldı. İnce parmaklarından birinde küçük, parıltılı taşlı bir yüzük vardı. Bir an geriye çekilip polisini aramayı düşündü. Fakat zihninde hemen son üç yılda sokakta yaşadığı acı tecrübeler canlandı. Kanlı bir halının yanında, üstü başı perişan halde bulunan evsiz bir adamın derdini polise anlatmasına fırsat bile verilmeyeceğinden, doğrudan fail ilan edileceğinden korktu.

Yine de vicdanı oradan kaçmasına izin vermedi. “Allah’ım, ne olmuş sana?” diye fısıldadı kendi kendine.

Halının düğümünü çözüp kalın kumaşı tamamen açtığında, 20’li yaşlarının sonlarında genç bir kadınla karşılaştı. Üzerindeki pahalı krem rengi kaban çamura bulanmış, kumral saçları koyu kana hasretle karışmıştı. Başının arkasında derin, ezilmiş bir yara vardı. Cemil onun çoktan yaşamını yitirdiğini düşündü; ancak titreyen iki parmağını kadının boynuna yaklaştırınca zayıf da olsa nabzını hissetti.

“Yaşıyorsun…”

Kadının dudaklarından güçlükle cılız bir nefes çıktı. Cemil vakit kaybetmeden çevresine baktı; siyah otomobilin her an geri dönmesinden korkuyordu. Genç kadını orada bırakırsa sabaha kadar kan kaybından öleceğini biliyordu. Halıyı bir sedye gibi kullanarak onu dikkatlice çekti ve birkaç sokak ötede, yıllardır terk edilmiş ve kapısı kırık olan eski bir oto tamirhanesinin arkasında kurduğu küçük, izbe barınağına taşıdı.

Elinde yalnızca temiz bir şişe su, birkaç eski bez parçası ve daha önce belediyenin mobil sağlık ekibinden sadaka gibi aldığı basit ilk yardım malzemeleri vardı. Yarayı temizlemeye ve kanamayı durdurmaya çalışırken, genç kadının kabanının iç cebinden kaliteli deri bir cüzdan yere düştü.

Cemil çekinerek cüzdanı açtı. İçindeki ehliyette genç kadının kusursuz fotoğrafı ve adı yazıyordu: İrem Sancaktar.

Soyadını okuyunca Cemil istemsizce duraksadı. Bu ismi daha önce şehrin zengin mahallelerini ve borsayı anlatan gazete manşetlerinde görmüştü. Sancaktar ailesi, İstanbul’un en tanınmış, en kudretli ve en varlıklı sanayi ailelerinden biriydi.

“Senin gibi bir varlığın sahibi, bu sokaklarda neden çöpe atılsın ki?” diye sordu boşluğa. İrem o sırada henüz cevap verecek güçte değildi.

İhanetin Belgeleri

Saatler geçti. Cemil barınağın kırık kapısının eşiğinde oturup dışarıdan geçen her araba sesinde irkildi. Şafak sökerken içeriden hafif bir kıpırtı ve boğuk bir inilti duyuldu. Koşarak yanına gittiğinde, İrem’in parmaklarının titreyerek hareket ettiğini gördü.

Genç kadın gözlerini güçlükle açtı. İlk başta nerede olduğunu, bu karanlık ve rutubetli duvarların kime ait olduğunu kestiremedi. Sonra başındaki sert sargıya dokundu ve karşısındaki dağınık sakallı, yoksul adamı görünce korkuyla geriye doğru çekilmeye çalıştı.

— Sakin ol, dedi Cemil yumuşak ama kararlı bir sesle. Seni ben yaralamadım. Seni bir halının içine sarılmış halde çöplükte buldum.

İrem’in yüzündeki zaten solgun olan renk tamamen kül gibi oldu. — Halının içinde mi?

Cemil başını salladı. İrem birkaç saniye boş tavana baktı; zihnindeki sis tabakası yavaş yavaş aralanırken gözleri dehşetle büyüdü ve aniden Cemil’in yıpranmış bileğini sıktı. — Kimseye haber verme! diye fısıldadı korku dolu bir sesle. Özellikle de kocama… Çünkü beni buraya diri diri atan kişi büyük ihtimalle oydu.

İrem’in bu sarsıcı itirafı, daracık barınaktaki havayı bir anda buz kesti. Cemil kadına uzun uzun baktı. — Bundan gerçekten emin misin?

İrem gözlerini sımsıkı kapattı. Olaylar zihninde bir film şeridi gibi akarken nefesi hızlanıyordu. — Kocamın adı Serhat. Babamın büyük şirketi Sancaktar Holding’de finans ve bütçe işlerini yönetiyordu. Ona herkesten, kendi ailemden bile daha çok güveniyordum.

Birkaç gün önce İrem, babasının malikanedeki özel çalışma odasında bazı muhasebe defterlerini ve dijital hesapları kontrol ederken, şirket kayıtlarıyla banka transferlerinin hiçbir şekilde uyuşmadığını fark etmişti. Küçük meblağlar gibi gösterilen devasa ödemeler, ustalıkla bölünerek yurt içi ve yurt dışındaki hayalet şirketlere aktarılıyordu. Dosyaları derinlemesine incelediğinde, bu sistemli soygunun toplam tutarının yüz milyonlarca liraya ulaştığını dehşetle anlamıştı.

— Önce masum bir muhasebe hatası sandım, diye devam etti İrem, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Sonra transferlerin çoğunda kocam Serhat’ın imzasını ve onayını gördüm. O gece Sarıyer’deki malikanemize döndüğünde, belgeleri yemek masasının tam ortasına bıraktım ve ‘Bunu bana açıklamak zorundasın Serhat’ dedim.

Serhat’ın o an yüzündeki sakin, kibar maske bir anda düşmüştü. “Şirket işlerinden anlamıyorsun İrem, babanın yaşlı muhasebecileriyle konuşup kafanı bulandırma. 180 milyon liraya yakın para kayıp ve bu işlemlerin yasal yetkisi senin imza yetkinde görünüyor” demişti. Serhat o gece kapıyı kilitlemiş, İrem ise telefonuna sarılıp “Sabah ilk iş olarak babama her şeyi anlatacağım, elimde bütün dijital kopyalar var” diye haykırmıştı.

İşte o anlardan sonra hafızası kararmıştı. Başının arkasında yediği o vahşi darbe, yere düşerken gördüğü lüks sehpanın kenarı ve Serhat’ın pahalı ayakkabıları… Sonrası ise tamamen karanlık bir ölüm uykusuydu.

Sarıyer Malikanesine Dönüş

Cemil yumruklarını sıktı. Damarlarındaki öfke kabarıyordu. — Demek o canavar kocandı. Peki şimdi ne yapacağız? İstedikleri gibi ortadan kaybolmana izin veremeyiz.

İrem derin ve sarsıcı bir nefes aldı. — Serhat benim öldüğümü sanarak o halının içine sarıp attıysa, şu anda bütün malikane benim kaybolduğumu ya da kaçtığımı konuşuyordur. Yaşadığımı öğrendiği an, yarım bıraktığı o işi tamamlamak için tekrar harekete geçecektir. Saklanarak yaşayamam. Ya polise gideceğiz ya da onun benden alamayacağı kadar büyük bir koz bulacağız.

İki gün boyunca o izbe barınakta plan yaptılar. İrem, Sarıyer’deki devasa evin iç düzenini, Serhat’ın özel çalışma odasını, güvenlik kameralarının kör noktalarını ve arka taraftaki eski servis girişini ezbere anlattı. Kocasının kişisel dizüstü bilgisayarında şirket hesaplarının gizli, çevrim dışı yedeklerini tuttuğunu çok iyi biliyordu.

Plan basitti ama ölümcül derecede riskliydi: İrem ölü gibi görünmek yerine, mahvolmuş ve korkmuş bir eş kılığında, sanki günlerdir şoka girip uzaklarda bir yerde saklanmış gibi malikaneye geri dönecekti. Serhat gerçeği bildiği için onun bu dönüşü karşısında dehşete düşecek, fakat evde misafirler veya yardakçıları varken rengini belli edemeyecekti. O sırada Cemil dışarıda, eski bir telefonun kamerasıyla her anı kaydedecek, İrem ise içeriden o gizli belgeleri bulup sızdıracaktı.

Aksam karanlığı şehre çöktüğünde, İrem başındaki derin yarayı örten koyu renkli bir eşarp taktı ve Sarıyer’in lüks villalarının sıralandığı o sakin sokağa adım attı.

Malikanenin demir kapısına vardığında ellerinin buz kestiğini hissetti. Derin bir nefes alıp eski tunç zile bastı. Birkaç saniye içinde ağır kapı açıldı.

Karşısında Serhat duruyordu.

Adamın yüzündeki o kibirli ve rahat ifade, İrem’i gördüğü an adeta buharlaştı. Serhat sanki canlı bir insan değil de mezardan fırlayıp gelmiş bir hayaletle karşı karşıya kalmış gibi geriye doğru sarsıldı, nefesi kesildi.

— Sen… Sen neredeydin İrem? diye fısıldadı adam, sesindeki korkuyu gizleyemeyerek.

İrem, yüzüne yerleştirdiği donuk ve tehlikeli bir sakinlikle baktı ona. — Biraz yalnız kalmak istedim Serhat. Telefonumu da kaybettim. Beni gördüğüne pek sevinmişe benzemiyorsun?

Serhat’ın gözleri anında İrem’in başındaki eşarba ve solgun yüzüne kaydı. — Başın… Başın nasıl böyle oldu? — Hatırlamıyorum, dedi İrem soğukça. Düştüm galiba.

Bu muğlak cevap adamı daha da büyük bir paranoyaya sürükledi. İrem yanından geçip içeri süzüldüğünde, Serhat kapıyı hızla kapattı ama gözlerini bir saniye bile karısından ayıramadı. Sokağın diğer ucunda, park edilmiş eski bir kamyonetin gölgesinde saklanan Cemil ise elindeki telefonla her anı kaydetmeye devam ediyordu.

Tuzak ve Ses Kaydı

İrem hızlı adımlarla üst kata çıkıp odasına girdi. Serhat’ın alt katta birileriyle telefonda fısıltıyla konuştuğunu duyar duymaz, sessizce çalışma odasına yöneldi.

Özel masanın üzerindeki siyah dizüstü bilgisayar hâlâ açıktı ve şifresi değiştirilmemişti. Ekran uyanır uyanmaz, İrem hemen çevrim dışı finans klasörünü açtı. Dosyaları tek tek taradıkça gözleri öfkeden karardı: Paravan şirketler, sahte danışmanlık faturaları, aynı gün içinde farklı offshore hesaplarına aktarılan milyonlar… Toplam rakam tam 180 milyon lirayı buluyordu.

İrem hızla telefonunu çıkardı ve ekran görüntülerimi peş peşe çekip Cemil’e aktarmaya başladı. Ancak son alt klasörü açtığında elleri havada dondu. Serhat bu soygunu tek başına yapmamıştı; belgelerde holdingin diğer iki üst düzey yöneticisinin, Tamer Akgün ve Volkan Eren’in onay imzaları da açıkça görülüyordu.

Fısıltıyla kendi kendine mırıldandı: — Demek yalnız değilsiniz, koca bir çetesiniz.

Tam o sırada dış koridordan ağır ayak sesleri duyuldu. Bilgisayarı tam kapatacakken ekranda yeni bir e-posta bildirimi belirdi. Gönderen Tamer’di ve mesajın ilk satırı ekranda parlıyordu: “Onu gerçekten gördüysen telefonda konuşma, Volkan’ı alıp hemen geliyorum.”

Kapının pirinç kolu yavaşça aşağı doğru indi. Serhat kapının öteki tarafındaydı. — İrem? diye seslendi soğuk ve tedirgin bir sesle. Çalışma odamda ne arıyorsun?

İrem vakit kaybetmeden ekranı kapattı ve masadan kalktı. Serhat içeri girdiğinde onu kitaplığın önünde, eski albümlere bakıyormuş gibi sakin bir şekilde buldu. — Eski fotoğraflara göz atıyordum, dedi İrem gözlerini kocasının gözlerine dikerek. Bir sorun mu var Serhat? — Hayır, sadece… dinlenmen gerektiğini düşünüyorum, dedi adam, kadının bakışlarındaki keskinliği sezerek.

İrem odadan çıkarken cebindeki telefonun ses kayıt modunun açık kaldığını ve dışarıdaki Cemil’e veri akışının devam ettiğini biliyordu. Yarı saat sonra bahçeye yanaşan siyah lüks bir araçtan Tamer ve Volkan indiler. Serhat onları doğrudan çalışma odasına kilitledi.

İrem üst katın trabzanlarına gizlenerek kulağını aralık kalan kapıya dayadı. Tamer’in panik ve öfke dolu sesi koridorda yankılanıyordu: — Bunun imkansız olduğunu söylemiştin Serhat! O kadın nasıl geri döner? — Bilmiyorum! diye bağırdı Serhat da. Kendi gözlerimle öldüğünü, o halının içinde nefessiz kaldığını sanıyordum!

İçerideki Volkan masaya yumruk attı: — Eğer her şeyi hatırlıyorsa hepimiz biteriz! Transferler, sahte faturalar, mahkeme, hapis… Her şey biter!

İrem telefonunu kapının kenarına kadar uzattı. Serhat’ın alçak ve buz gibi sesi duyuldu: — Bu kez hata yapmayacağız. Sabahı beklemeye gerek yok, bu işi tonight bitirmeliyiz.

Adaletin Eli ve Gizli Gerçek

İrem duyduğu bu ölüm fermanıyla titredi ama geri adım atmadı. Kaydı sonuna kadar sürdürürken, önceden hazırladığı toplu bir e-postayı tek tuşla iki büyük gazeteciye, Sermaye Piyasası Kurulu’na ve emniyetin mali suçlar birimine gönderdi. Aynı e-postanın bir kopyası anında Cemil’in telefonuna düşmüştü.

Tam odadan uzaklaşacakken, parke tahtasının çıkardığı minik bir gıcırtı içerideki üç adamın dikkatini çekti. Kapı şiddetle açıldı ve Serhat, Tamer ve Volkan karşısında İrem’i buldular.

Serhat’ın bakışları İrem’in elindeki telefona kaydı. — Ne kadarını duydun?

İrem artık rol yapmayı tamamen bıraktı. Gözlerinde korkunun eseri kalmamıştı, sadece saf bir nefret vardı. — Yeterince duydum Serhat. Ve inasana dokunmadan önce iyi düşünün… Çünkü o belgeler ve ses kayıtları şu an çoktan devletin ilgili birimlerinde ve basında yerini aldı. Bana en ufak bir zarar verirseniz, susturmaya çalıştığınız bu gerçek bin kat daha hızlı patlayacak!

Üç adam ilk kez birbirlerinin yüzüne büyük bir dehşetle baktılar. Serhat dişlerini gıcırdatarak üzerine yürüdü: — Blöf yapıyorsun!

İrem telefonunun ekranını adamın gözlerinin içine soktu. “Gönderildi” ibaresi ve saatler açıkça okunuyordu. O saniyede, sokağın karanlığında bekleyen Cemil telefonu eline aldı ve önceden kararlaştırdıkları sinyali verdi: Polis ihbarı tamamlandı, operasyon başladı.

Beş dakika içinde, Sarıyer’in sessiz sokağı siren sesleriyle inlemeye başladı. Peş peşe gelen siyah ve beyaz resmi polis otoları malikanenin dev demir kapısını ramazan topu gibi kırarak içeri girdi. Mali suçlarla mücadele ekipleri, savcılığın özel talimatıyla evin içine akın ederken, kapının dışında kısa sürede basın mensupları da toplandı.

Serhat neye uğradığını şaşırmış bir halde polisin kelepçesini bileğine takarken İrem’e baktı: — Bunu… Bunu sen yaptın! — Hayır, dedi İrem başını dik tutarak. Bunu siz yaptınız Serhat. Ben sadece kaydettim ve sahiplerine teslim ettim.

Küller Arasından Doğan Bağ

Serhat, Tamer ve Volkan mali suçlar, kara para aklama, örgüt kurma ve kasten adam öldürmeye teşebbüs suçlarıyla ters kelepçelenerek dışarı çıkarıldı. Cemil bahçe duvarının kenarından sessizce onları izliyor, işinin bittiğini hissederek uzaklaşmaya hazırlanıyordu.

Ancak İrem koşarak kapıya çıktı ve Cemil’in kolundan tuttu. — Nereye gidiyorsun? Sen olmasaydın ben bugün bu evde, bu hayatta olamazdım. Cemil gözlerini kaçırdı. — Ben sadece… seni o halının içinde ölüme terk edemezdim.

Ertesi gün, İrem malikanede kalan ve henüz el konulmamış kişisel eşyaları ve evrakları düzenlerken, Serhat’ın çalışma masasının arkasındaki kilitli gizli bir bölmeyi fark etti. Küçük bir tornavidayla kapağı açtığında içinde şirket evrakları olmadığını gördü.

Orada sadece sararmış, kenarları yıpranmış çok eski bir doğum belgesi, bir hastane raporu ve yıllar önce çekilmiş genç bir kadının siyah-beyaz vesikalık fotoğrafı duruyordu.

İrem fotoğrafa baktığı an elleri havada asılı kaldı. Kadının yüz hatları, bakışları ve kaş çizgisi malikanede birine, hatta çok yakından tanıdığı birine inanılmaz derecede benziyordu. Fotoğrafın arkasında solmuş mürekkeple tek bir isim ve tarih yazılıydı: Nermin Sancaktar ve alt köşesinde el yazısıyla atılmış “Cemil” notu.

İrem kalbi boğazında atarak diğer resmi belgeleri incelemeye koyuldu. İstanbul’un eski bir özel hastanesine ait o doğum kaydında, annesinin yıllar önce gizli bir doğum yaptığı, ancak aile baskısıyla bebeğin başka bir aileye evlatlık verilmek zorunda bırakıldığı yazıyordu. Dosyadaki son raporda ise Serhat’ın yıllar sonra bu gizli geçmişi parayla araştırttığı, çocuğun izini sürdüğü ve adının Cemil Karaman olduğunu öğrendiği belgelenmişti.

İrem’in elleri zangır zangır titremeye başladı. Aynı günün akşamı, Cemil’i acilen malikaneye çağırdı.

Cemil içeri girdiğinde masanın üzerindeki o eski kağıtları ve fotoğrafı gördü. — Ne oldu İrem? Kötü bir şey mi var?

İrem yutkundu, konuşmakta güçlük çekiyordu. — Cemil… Annen hakkında bana ne anlatmışlardı? Seni büyüten aile ne demişti? Cemil’in yüzü gerildi. — Beni evlatlık aldıklarını söylerlerdi. Gerçek annemi, babamı hiç tanımadım. Sokaklarda büyümeden önce de kimsesizdim zaten.

İrem titreyen eliyle o eski fotoğrafı ve hastane kaydını uzattı. — Bu fotoğraftaki kadını tanıdın mı? Cemil küçük çocuğa baktıktan sonra gözlerini fotoğraftaki zarif kadına çevirdi. Yutkundu; gözlerinde derin bir tanıdıklık belirdi. — Bu… Bu kim? Sanki aynaya bakıyormuşum gibi… İrem’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. — O, benim annem Nermin… Ve o hastane kayıtlarına göre… Sen annemin ilk oğlusun Cemil. Sen benim abimsin!

İstanbul’un Işıkları Altında

Cemil duyduğu cümle karşısında sandalyesine yığıldı. Üç yıldır sokaklarda kartonlar üzerinde uyuyan, bir gece çöplükteki halıyı sırf karnını doyuracak hurda niyetine açan adam, meğer o halının içerisinden kendi kız kardeşini kurtarmıştı.

Gözlerinden yavaşça yaşlar süzülürken elleriyle yüzünü kapattı. — Ben… Ben kendi kardeşimi mi sırtımda taşıdım? İrem hızla gelip abisinin dizinin dibine çöktü ve ona sıkıca sarıldı.

Ertesi sabah, yıllardır bu acıyla yaşayan Nermin Hanım’ın huzuruna çıktılar. Gerçekler ortaya döküldüğünde, evdeki o devasa lüks malikane ilk kez sahte bir zenginliğin değil, gerçek bir aile kavuşmasının gözyaşlarıyla doldu. Yapılan resmi DNA testi hiçbir şüpheye yer bırakmadı; Cemil, Sancaktar ailesinin uzun yıllar önce kaybettiği ve öldü sandığı evlatlarıydı.

İki yıl sonra, İstanbul’un silüeti yine gece yarısı ışıklarıyla parlıyordu.

Serhat ve çetesi mahkeme salonunda aldıkları ağır hapis cezalarını çekerken, Sancaktar Holding’in yönetim anlayışı tamamen değişmişti. Cemil artık şirketin sosyal sorumluluk projelerinin başındaydı. Şehrin en karanlık sokaklarında, Kağıthane’de, Tarlabaşı’nda sokakta yaşayan evsizler ve kimsesizler için modern barınma merkezleri, meslek kursları ve rehabilitasyon evleri açılmıştı. Yüzlerce insan yeniden hayata döndürülmüştü.

Bir akşam ofisten çıkarken İrem elinde eski bir dosya ve o günlerin hatırası olan polisin delil torbasındaki İran halısının fotoğrafıyla abisinin yanına geldi.

— Buna hâlâ baktığımda içim ürperiyor, dedi gülümseyerek. Cemil fotoğrafa uzun uzun baktı, sonra pencereden dışarıda akıp giden İstanbul trafiğine ve şehrin ışıklarına çevirdi gözlerini. — Ben o gece o halıyı sadece para eder, karnım doyar diye açmıştım, dedi yumuşak bir sesle. Meğer kader bana bütün hayatımı geri veriyormuş.

İrem abisinin koluna girdi, karşıdan onlara doğru gelen anneleri Nermin Hanım’a baktılar. Üçü birlikte, geçmişin acılarını İstanbul’un karanlık sularına gömerek ışıkların altında gözden kayboldular.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles