KÜÇÜK KIZ dedi: "ÖĞRETMENİM, ÇOK ACIYOR BABAM BUNU YAPTI" – Bu sözlerle POLİS hemen çağrıldı!
KÜÇÜK KIZ dedi: "ÖĞRETMENİM, ÇOK ACIYOR BABAM BUNU YAPTI" – Bu sözlerle POLİS hemen çağrıldı!
.
.
BÖLÜM 1: Kilitli Dolabın Sırrı ve Donuk Bakışlar
İstanbul’un Aralık ayına mahsus o acımasız, kemiklere işleyen soğuğu, şehrin üzerine gri bir sis perdesi gibi çökmüştü. Ayla Hanım İlkokulu’nun bahçesinde çocuklar her zamanki gibi koşuyor, gülüşüyor, soğuğa aldırış etmeden top oynuyordu. Ama aralarında bir tanesi vardı ki, ne neşesi ne de çocukça koşturmacaları vardı. Altı yaşındaki Yasemin, okul bahçesinin en ücra köşesinde, kollarını göğsüne bağlamış, büzülmüş bir halde duruyordu. Üzerinde sadece yağmurdan sırıl sıklam olmuş incecik, yazlık bir bluz vardı. Saçları alnına yapışmış, çorapları suya batmış, minik parmakları soğuktan morarmıştı. Ama en kötüsü, o boş ve kimsesiz bakan gözleriydi.
Zil çalmadan önce sınıf öğretmeni Eda, küçük kızın bu halini fark edip onu merdiven kenarında durdurdu. Diğer çocuklar sınıfa doğru akın ederken, Eda endişeyle eğildi: “Yasemin, güzel kızım, neden böylesin? Montun nerede?” Sesinde hem derin bir endişe hem de yüreğini yakan bir şefkat vardı. Küçük kız önce yere, ardından okulun demir kapısına baktı. Neredeyse duyulamayacak kadar kısık, titrek bir sesle fısıldadı: “Acıyor öğretmenim… Babam yaptı bunu.”
O an Eda’nın kalbi adeta göğsünden kopup düşecekti. Yasemin montunu mu kastediyordu? Kolundaki o mor parmak izlerini mi, yoksa ruhundaki derin yaraları mı? Ama bir şey çok kesindi: Bu cümle, o soğuk sabahın akışını sonsuza dek değiştirecekti. Eda, ellerinin titremesini gizlemeye çalışarak hemen okul müdürlüğüne haber verdi. Bir saat bile geçmeden polis okul bahçesindeydi. Yasemin’in babası, komşuların meraklı ve korkulu bakışları arasında kelepçelenerek sessizce götürüldü. Adamın yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir şaşkınlık vardı; sanki yıllardır bu kaçınılmaz sonu bekliyormuş gibi soğuk ve kayıtsızdı.

Sınıfta yalnız kalan Yasemin ise pencereden babasının götürülüşünü izlemişti. Gözünden tek bir damla bile yaş düşmemişti. Sadece moraran kolunu yavaşça okşadı ve arkasını dönüp Eda’ya sordu: “Öğretmenim… Şimdi beni eve kim götürecek?” O sorunun ardından sınıfa çöken sessizlik, İstanbul’un dışarıdaki ayazından çok daha dondurucuydu. Eda o an anlamıştı ki, polisin aldığı adamla biten bu olay, aslında çok daha derin, çok daha karanlık bir hikayenin sadece ilk sayfasıydı.
BÖLÜM 2: Fatih’in Unutulmuş Sokağında Bir Hayalet Ev
Ertesi gün öğle saatlerinde Eda, kalbindeki huzursuzluğa daha fazla dayanamayarak Yasemin’in yaşadığı evi bulmaya karar verdi. Okul müdürü ve sosyal hizmetler uzmanıyla görüşmüş olsa da, içindeki o isyankâr ses durmasına izin vermiyordu. Fatih semtinin o tarihi ama bir o kadar da yorgun sokaklarından geçerken, zamanın unuttuğu, boyaları dökülmüş, nemden kararmış eski İstanbul evlerini gördü. Yasemin’in sokağı adeta güneşin hiç uğramadığı, hüzne boyanmış bir labirent gibiydi.
Yaşlı komşularla konuştuğunda, herkesin ağzından çıkan kelimeler aynı korkunç tabloyu çiziyordu: İşsiz güçsüz, sürekli alkol alan bir adam; evden dışarı hiç çıkmayan, komşuların yüzünü bile görmediği hayalet gibi bir anne ve geceleri o gri duvardan sızan garip ağlama sesleri… Eda, numarasını bulduğu o binanın önüne geldiğinde kapının aralık olduğunu gördü. İçerideki yoğun sessizlik adeta nefesini kesiyordu. Usulca içeri adım attığında, manzarayla yüzleşmek için birkaç saniye beklemek zorunda kaldı. Dağınık eşyalar, kırık bardaklar, rutubetli duvarlar… Ve mutfağın köşesinde, üzerinde paslanmış devasa bir asma kilit duran eski bir mutfak dolabı.
Tam o sırada Yasemin’in ayak sesleri duyuldu. Küçük kız öğretmenini görünce gözlerinde beliren o minik umut ışığıyla koşup Eda’ya sarıldı. Minik bedeni öyle soğuktu ki, Eda onu sarmalarken ürperdi. “Öğretmenim geldi…” diye fısıldadı çocuk. Eda gözlerini mutfak köşesindeki o kilitli dolaba dikip merakla sordu: “Yasemin, bu dolap nedir? Neden kilitli?” Küçük kız aniden geri çekildi, gözleri korkuyla büyüdü, nefesi hızlandı: “Orayı açmak yasak öğretmenim… Babam der ki içinde kötü şeyler var… Ruhlar ağlıyormuş orada…”
O sırada kapı gürültüyle açıldı ve Yasemin’in babası eve girdi. Gözlerini kırpmadan Eda’ya bakan adamın bakışları bir bıçak kadar keskindi: “Ne arıyorsunuz burada?” Eda kararlı bir sesle, “Çocuğun durumunu merak ettim” dediğinde, adamın gözleri hemen mutfak köşesindeki o kilitli dolaba kaydı: “Dolabı mı soruyordunuz? Eski aletler var içinde, paslanmış bozuk şeyler… Çocuk zarar görmesin diye kilitliyorum.” Adamın yalan söylediği o kadar açıktı ki, Eda o dolabın arkasında bu ailenin tüm kaderini değiştirecek devasa bir sırrın saklandığından adından emin oldu.
BÖLÜM 3: Halit Dede’nin İtirafı ve Yırtık Defter
Cumartesi sabahı erken saatlerde Eda tekrar Fatih’teki o sokağa döndü. Kapı önlerinde oturan yaşlı komşulardan biri, 30 yıldır bu mahallede yaşayan Halit Dede, bastonuna yaslanarak Eda’ya yaklaştı. Gözlerindeki derin kederle kadına baktı ve hayatını değiştirecek o cümleyi kurdu: “Hanımefendi… Siz o çocuğu gerçekten korumak istiyorsanız, annesine ne olduğunu öğrenmelisiniz. O adam ‘karım beni terk etti’ diyor ama yalan söylüyor. Ben iki yıl önce o karlı kış gecesinde o evden gelen çığlıkları, bardak kırılma seslerini kulaklarımla duydum. Sabah kapıyı çaldığımda adamın ellerinde kan lekeleri vardı! Fatma Hanım kızına tapıyordu, o asla Yasemin’i bırakıp gitmezdi!”
Halit Dede’nin anlattıkları, Eda’nın şüphelerini acı bir gerçeğe dönüştürdü. Pazartesi günü sınıfa girdiğinde, Yasemin’in çantasının yırtık yerinden sarkan sararmış kağıt parçalarını fark etti. Diğer çocuklar bahçeye koştuktan sonra Yasemin’e yaklaşan Eda, küçük kızın titreyen ellerinden o eski, yaprakları kopmuş defteri aldı. Defter, Yasemin’in annesi Fatma’ya aitti. Eda sayfaları çevirdikçe gördüğü satırlar karşısında adeta dondu:
“Yaseminim için yaşıyorum… Ama bugün yine bağırdı, çocuk korktu… Korkuyorum, artık benden kurtulmak için her şeyi yapabilir… Eğer bir gün kaybolursam, bunun asla kendi isteğimle olmadığını bilin… Beni delilikle suçlayıp susturmak istiyor…”
Defterdeki her bir kelime, Fatma Hanım’ın uğradığı zulmü ve çektiği korkuyu haykırıyordu. O kadın kendi ayağıyla gitmemişti; susturulmuştu. Ve o kilitli dolap, belki de bu cinayetin veya kaçırılmanın tek şahidiydi.
BÖLÜM 4: Çilingir ve Kasetin İçindeki Acı Çığlık
Cuma sabahı Eda, mahalledeki yaşlı çilingir Hasan Usta’yı ikna ederek Yasemin’in babasının evde olmadığını bildikleri o saatte eve girmeyi başardı. Hasan Usta’nın elleri titreyecekle o paslı kilidi kurcaladıktan sonra “tık” sesiyle kilit açıldı. Eda derin bir nefes alarak dolabın kapağını yavaşça araladı. İçeriden hafif küflü bir koku ve ardından Fatma Hanım’ın renkleri solmuş elbiseleri, hırkaları döküldü. Kıyafetlerin arasında ahşap eski bir kutu ve kutunun içinde de eski tip kasetli küçük bir radyo buldular.
Hasan Usta radyoyu açıp play tuşuna bastığında, cızırtılı hoparlörden yavaşça kırık, acı dolu bir kadın sesi yayıldı:
“Eğer bu kaydı birisi dinliyorsa, lütfen bilsin ki ben Yasemin’i hiçbir zaman bırakıp gitmedim… Beni zorla götürüyorlar. Deli olduğumu söylüyorlar ama ben sadece korkuyordum, çocuğumu korumak istiyordum… Evraklar hazırlamışlar, zorunlu tedavi diyorlar ama beni kızından koparıyorlar… Yaseminim, eğer büyürsen bu kaydı duyarsan sakın unutma; annen seni çok sevdi…”
Kasetin sonundaki hıçkırık sesleri odadaki sessizliğe karışırken, Eda ve Hasan Usta gözyaşlarını tutamadı. Fatma Hanım hasta değildi; kocasının kurduğu kumpasla hastaneye kapatılmış, susturulmuştu. Eda elindeki bu en büyük kanıtla hemen sosyal hizmetler uzmanı Ayşe Hanım’a koştu.
BÖLÜM 5: Büyükada’nın Sessiz Konakoğlu ve Adalet Arayışı
Ayşe Hanım’ın yardımıyla yapılan acil resmi araştırmalar sonucunda, Fatma Hanım’ın İstanbul’un Büyükada ilçesindeki izole bir özel ruh sağlığı kliniğinde tutulduğu ortaya çıktı. İki yıldır o klinikte yatıyordu ve kayıtlarında “aile teması kısıtlı, ziyaretçisi yok” yazıyordu. Salı günü sabahı Eda ve Ayşe Hanım vapura binip Büyükada’nın tepesindeki o eski konaktan bozma kliniğe ulaştılar.
Başhekim Dr. Serkan Bey ile yapılan gergin görüşmenin ardından, sonunda Fatma Hanım’ın tutulduğu o sade odaya girdiler. Kapı açıldığında Eda’nın nefesi kesildi. Karşısındaki kadın günlerce aç kalmış gibi zayıflamış, saçları tamamen ağarmış, gözleri derin çukurlara batmıştı; ama yüz hatları tıpkı Yasemin’in aynısıydı. Eda yumuşak bir sesle, “Fatma Hanım… Ben Yasemin’in öğretmeniyim” dediğinde, kadının donuklaşmış gözlerinde aniden devasa bir ışık patladı. Öne doğru atılıp elleri titreyerek ağlamaya başladı: “Yaseminim… Benim güzel kızım nasıl? İyi mi? Beni unutmadı değil mi? Ben buraya kendi isteğimle gelmedim… İki adam geldi, zorla bindirdiler arabaya… Delisin dediler ama ben sadece kızımı korumak istiyordum!”
O an odadaki herkesin yüreği parça parça oldu. Eda kadının ellerini sımsıkı tutup söz verdi: “Seni kurtaracağız Fatma Hanım. Yasemin’e kavuşacaksın.”
BÖLÜM 6: Mahkeme Salonunda Güneşin Doğuşu
Üç hafta sonra İstanbul Aile Mahkemesi’nin salonu mahşeri bir kalabalığa ev sahipliği yapıyordu. Hakim Recep Bey’in karşısında bir tarafta yıllarca eşine zûlm eden, kumpaslar kuran cani adam Mehmet Demir, diğer tarafta ise elinde Fatma Hanım’ın defteri, kaset kayıtları ve hastane belgeleriyle dikilen cesur öğretmen Eda duruyordu.
Duruşmanın en çarpıcı anı ise, uzun tedavisinden sonra mahkeme salonuna getirilen Fatma Hanım’ın kapıda belirdiği andı. Salonun arka kapısından içeri giren Fatma Hanım, gözlerini ön masada oturan küçük kızına dikti. Yasemin, “Anne…” diye fısıldayarak ayağa kalktı ve mahkeme kurallarını hiçe sayarak koşup annesinin kollarına atıldı. İki yıl boyunca kilitli dolaplarda, yetimhane korkularında ve soğuk sabahlarda kaybolan o iki beden, birbirine öyle bir sarıldı ki, salondaki herkes gözyaşlarına boğuldu.
Hakim Recep Bey, sunulan ses kasetini dinledikten ve doktor raporlarını inceledikten sonra çekici vurdu: Mehmet Demir tutuklanarak yargılanmak üzere cezaevine gönderilirken, Fatma Hanım’ın tüm vesayet hakları ve kızı Yasemin’in velayeti kusursuz bir şekilde anneye iade edildi.
Baharın ilk güneş ışıkları İstanbul’un tarihi sokaklarını ısıtmaya başlarken, Fatih’teki o gri evin yerini artık Fenerbahçe sahilinde, denize nazaran pembe panjurlu mutlu bir ev almıştı. Yasemin her sabah okula koşarken arkasından el sallayan annesine gülümser, Eda öğretmen ise uzaktan onları izlerken hayatın en karanlık gecelerinin bile bir gün mutlaka aydınlığa teslim olacağını biliyordu. Sevgi, en derin kilitleri bile açacak kadar güçlü bir anahtardı çünkü.
https://www.youtube.com/watch?v=pNILgC4sfDE