Yalnız Sokakların Sessiz Çığlığı

Yalnız Sokakların Sessiz Çığlığı

Yalnız Sokakların Sessiz Çığlığı

Safranbolu’nun serin ve hüzünlü bir Ekim sabahında, sararan yapraklar kaldırımları örterken, polis memuru Murat Demirci’nin on yıllık kariyerindeki en sarsıcı sabahın başlangıcı habersizce kapıyı çalmıştı. Telsizden gelen anonsta Çınar Sokak 1847 numaralı adresten garip sesler geldiği, komşuların acil inceleme talep ettiği bildiriliyordu. Murat, dikiz aynasındaki yorgun gözlerine ve çocukluğunun karanlık hatıralarına baktı. Yedi yaşında kaldığı yetiştirme yurdunun acı dolu günleri, her sonbaharda olduğu gibi yine ruhunu sızlatıyordu. Orada kimse ağlayan çocukların sesine kulak vermemişti; fakat şimdi o, başkalarının sesine kulak tıkamayacaktı.

Direksiyonu Çınar Sokak’a kırdığında, karşısına adeta bir kartpostalı andıran huzurlu bir mahalle çıktı. Beyaz çitlerle çevrili bahçeler, bakımlı çimler ve çocuk bisikletleriyle dolu bu yer, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir mutluluk tablosuydu. Ancak 1847 numaralı ev bu tablonun tam ortasında sessiz ve ürkütücü bir leke gibi duruyordu. Mavi panjurlu, iki katlı mütevazı evin bahçesindeki çiçekler haftalardır sulanmamıştı, kapının önünde ise günlerce birikmiş gazeteler yığılıvermişti.

Yan komşu Hatice Hanım telaşla Murat’ın yanına koştu. Ellerini ovuşturarak, “Allah razı olsun memur bey, iyi ki geldiniz,” dedi titreyen sesiyle. “Üç gündür bu evden çok garip sesler geliyor. Ağlama gibi ama boğuk. Bir haftadır da Yılmaz ailesini hiç görmedim.” Murat not defterini çıkarıp detayları dinlerken, mahalleden Sedat Bey de söze katıldı: “Ben de duydum memur bey ama karışmayalım dedik, malum devir değişti.” Bu sözler Murat’ın içini sızlattı; çocukluğunda büyüklerin fısıldadığı ama asla harekete geçmediği o korkak cümleler, kulaklarında yeniden yankılanıyordu.

Murat ön kapıya yaklaşıp kulağını dayadığında, içeriden gelen hafif bir hıçkırık ve minik ellerin tahtaya vurduğu o tıkırtıları duydu. Göğsü sıkıştı; çünkü altı yaşında bir dolaba kilitlendiğinde çıkardığı sesin aynısıydı bu. Kapıyı çalıp polis olduğunu söylediğinde içerideki inilti aniden kesildi. Kapı kilitliydi. Arka tarafa dolanan Murat, bodrum pencerelerinden birinin hafifçe aralık olduğunu fark etti. Pencerenin önüne diz çöktüğünde ses yeniden geldi; bu kesinlikle korkmuş bir çocuğun sesiydi. Destek ekibini bekleyecek vakti olmadığını anlayan Murat, bodrum penceresini biraz daha açarak içeri süzüldü.

Karanlık ve küf kokan bodrum katında el fenerinin ışığı altında köşeye ilerlediğinde, eski eşyaların arasına bırakılmış büyük bir taşıma kafesiyle karşılaştı. Metal parmaklıkların ardında büzülmüş, beş yaşından büyük olmayan küçücük bir kız çocuğu oturuyordu. Üzerinde günlerdir değiştirilmemiş pembe bir pijama vardı. Murat, boğazı düğümlenerek kafesin mandalını açtı ve “Seni buradan çıkaracağım, artık güvendesin,” dedi. Küçük kız konuşmadı ama minik elini ona uzattı. Kucağına aldığında ne kadar kırılgan ve zayıf olduğunu fark etti.

Yukarıdan destek ekipleri ve sosyal hizmetler uzmanı Sevda Aksoy geldiğinde, evdeki diğer detaylar da yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Çocuk odasında iki yatak vardı ancak biri haftalardır kullanılmamıştı. Kucağındaki küçük kız, elleriyle duvardaki aile fotoğrafını işaret edip tek bir kelime fısıldadı: “Elif Nur… ve ablam Derya.”

İşte o an, Safranbolu’nun bu sessiz sokağında saklanan büyük trajedinin perdesi aralanmıştı. Elif Nur bodrumdaki kafesten kurtarılmıştı, ancak sekiz yaşındaki ablası Derya dışarıda bir yerlerde, başka bir akrabanın yanında, benzer bir korkuyla yaşam mücadelesi veriyordu. Sosyal hizmetler uzmanı Sevda Aksoy ve Polis Murat Demirci, sistemin soğuk çarkları arasında kaybolmaya yüz tutmuş bu iki kardeşin ellerinden sıkıca tutmaya karar verdiler.

Araştırmalar derinleştikçe, ailenin yaşadığı çöküntünün arkasında sadece ebeveynlerin ihmali değil, aynı zamanda güvenilmesi gereken bir akademisyenin, Profesör Necdet Ergün’ün vicdansız sessizliği olduğu ortaya çıktı. Profesör Ergün, annenin çığlıklarına ve yardım çağrılarına kulak tıkayarak “Aileler kendi sorunlarını kendileri çözmelidir” diyerek iki masum çocuğu kaderine terk etmişti.

Ancak Murat ve Sevda için bu dosya, sadece kağıt üzerinde kapatılacak bir vaka değil, adalet ve insanlık borçuydu. Günlerce süren çabaların ardından Derya da buluştu ve Güneş Çocuk Evi’nde iki kardeşin yolları yeniden kesişti. Derya, o devasa sorumluluğu sekiz yaşında omuzlarında taşımaktan yorulmuş minik bedeniyle kardeşine sarıldığında, odadaki tüm hüzün yerini derin bir umuda bıraktı.

Güler ailesinin evlat edinme teklifi kapıya dayanıp onları tekrar ayırma riski yaratsa da, Murat ve Sevda çocukların gerçek ihtiyaçlarının ayrılmak değil, geçmişin yaralarını birlikte sarmak olduğunu onlara kanıtladı. Parkta neşeyle dondurma yiyen, salıncakta sallanan iki kız kardeşin kahkahaları, Safranbolu’nun sonbahar rüzgarlarını ısıtırken; Murat, gökyüzüne bakıp içinden sessizce söz verdi: Hiçbir çocuk artık yalnız kalmayacak ve hiçbir yetişkin, masumiyetin üzerine sessizlik perdesi çekemeyecekti.

.

.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles