Subay beni itti ve “Şaka yapıyorum” dedi — ama benim … baş subayı olduğumu duyduğunda…
Çelikten İrade: Mavi Göğün Altındaki Sessiz Savaş
Bölüm I: Adana’nın Sıcak Toprakları ve Beklentiler
Güneydoğu’nun kavurucu güneşi, Adana’nın uçsuz bucaksız pamuk tarlaları üzerine çöktüğünde, havadaki sıcaklık sadece doğayı değil, insan ruhunu da şekillendirirdi. Orada büyümek; yazların uzun, kuralların katı ve bir kız çocuğunun omuzlarına yüklenen beklentilerin havadaki o boğucu sıcaktan bile daha ağır olması demekti.
Babam, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yıllarını vermiş emekli bir topçu kıdemli başçavuşuydu. Annem ise yerel bir lisede edebiyat öğretmenliği yapıyor, akşamları evimizi adeta kışlanın resmi olmayan bir uzantısına çeviriyordu. Bizim evde disiplin bir öneri değil, varoluşun temel kuralıydı. Şafak sökmeden kalkılır, odalar derlenir, verilen görevler kusursuzca yerine getirilirdi.
Ağabeyim Kemal, ailemizin gurur gözbebeğiydi. On sekiz yaşına basar basmaz Askeri Akademi’ye girmiş, onur derecesiyle mezun olup Doğu sınırındaki kritik bir birliğe atanmıştı. Herkes onun babamın izinden yürüyeceğini, soyadımıza daha büyük bir prestij katacağını biliyordu. Ben ise ailenin en küçük kızıydım. Toplumun ve akrabaların benden beklentisi son derece basitti: İyi bir evlilik yapmak, annem gibi sakin bir meslek seçmek, orduya hizmet eden erkekleri arkadan desteklemek ama asla doğrudan o sahnede yer almamak.

Ancak hayatın planları, insanların biçtiği rollerden çok daha sertti. Kemal, sınır ötesi bir operasyonda teröristlerin açtığı ani pusu sonucu şehit düştüğünde yirmi dört yaşındaydı. Henüz teğmen rütbesini yeni takmıştı; evlilik planları yaptığı, hayalleri olan genç bir adamdı.
O kış öğleden sonrasında, kapımızı çalan iki subayın gala üniformalarındaki o acımasız ve donuk ifade, kelimelere gerek kalmadan her şeyi anlatmıştı. İçimdeki bir şeylerin o an sonsuza dek koptuğunu hissettim. Babamın gözlerindeki o devasa çöküşü, annemin bitmek bilmeyen feryatlarını gördüm. Generaller cenaze töreninde Kemal’in vatan için canını feda ettiğini, onun adının yaşatılması gerektiğini söylerken, ben suyun altındaymış gibi boğuk bir sesle sadece tek bir karar almıştım: Ben de bu yola girecektim.
Bölüm II: Akademi Duvarları ve Yalnızlık Maratonu
Altı ay sonra, İstanbul’daki Askeri Akademi’nin demir kapısından içeri adım attığımda, önümde uzanan dağların ve ovaların rengi değişmişti ama mücadele etmem gereken zihniyet aynı kalmıştı. Sınıfımızda iki yüzün üzerinde erkek öğrenciye karşılık yalnızca on beş kadındık.
İlk aylar tam anlamıyla bir hayatta kalma savaşıydı. Şafaktan önce uyanıyor, kilometrelerce koşuyor, kaslarımızı sızlatan dayanıklılık testlerinden geçiyorduk. Bazı eğitmenler ders sırasında bizleri yok sayıyor, komutları yalnızca erkek öğrencilere veriyordu. Sanki varlığımız stratejik birer unsur değil, sadece istatistiksel birer detaydan ibaretti.
Gördüğüm muamele basitti: Erkeklerle aynı seviyede kalmak yetmezdi; iki kat daha hızlı koşmalı, iki kat daha ağır yükler kaldırmalı, teorik sınavlarda kusursuz olmalıydım. Zayıflık gösterdiğim an, bunun cinsiyetime bağlanacağını çok iyi biliyordum. Bu yüzden asla şikayet etmedim, asla yardım istemedim.
Zorlu geçen yılların ardından akademi bittiğinde sınıf derecesiyle mezun oldum. Ancak gerçek dünya, akademinin korunaklı duvarlarından çok daha acımasızdı. Erkek meslektaşlarım doğrudan muharebe birliklerine ve kritik operasyonel görevlere atanırken, bana Ankara’da lojistik koordinasyon ve evrak işleriyle dolu idari bir masa uygun görüldü. Kariyerimin ilk yıllarını, “Senin yerin burası, idari işler kadınlar için daha uygundur” diyen zihniyetle savaşarak geçirdim.
Bölüm III: Kayseri Üssü ve İlk Kıvılcım
Yıllar süren liyakat mücadelesi, sayısız uluslararası görev, Balkanlar’daki barış misyonları ve NATO tatbikatları beni nihayet albay rütbesine taşıdı. Türkiye’nin en stratejik hava üslerinden biri olan Kayseri’nin tüm operasyonel koordinasyonunu üstlenmek üzere atandığımda, bunun bir onur olduğu kadar ateşten bir gömlek olduğunu da biliyordum. Orada göreve başlayan ilk kadın albaydım.
Üsse ayak bastığım ilk günden itibaren bakışların ağırlığını sırtımda hissettim. Toplantılarda sesim kasıtlı olarak kesilmeye çalışılıyor, emirlerim alt düzey subaylar tarafından sorgulanıyordu. Ancak ben kural tanımayan bir otoriter değil, sarsılmaz bir adalet ve netlik ilkesiyle hareket ediyordum.
O olaylı mart öğleden sonrasında, idari koridorda yürürken rutin bir denetimden dönüyordum. Saçlarım her zamanki gibi alçak bir topuzla bağlıydı, üzerimde tam komuta rozetlerimin bulunmadığı standart operasyonel üniformam vardı. Elimde incelemem gereken kritik uçuş raporlarının dosyası vardı.
Tam o sırada, karşı yönden gelen ve aralarında neşeli bir şekilde şakalaşan üç genç subay yolumu kesti. Aralarından biri, muhtemelen kim olduğumu ve koridorda kimin yürüdüğünü idrak edemeyen, İzmir’den yeni tayin olmuş Lojistik Teğmen Emre Demir, omzuma sertçe çarparak beni iki adım kenara itti.
Yüzümdeki şaşkınlık yerini buz gibi bir soğukkanlılığa bıraktı. Yavaşça döndüm. Teğmen Emre, yüzünde hala geveze ve pervasız bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Aralarındaki şakanın bir parçası olduğumu sanarak, “Kusura bakmayın komutanım, biraz hızlı geldik, ortalık kalabalık” türünden laçka bir mazeret geveledi.
Hemen konuşmadım. Sessizliğin o dar koridoru boğmasına izin verdim. Tam o sırada oradan geçmekte olan kıdemli bir binbaşı durumu fark edip anında selam durdu. Binbaşının yüzündeki dehşet ifadesi, Teğmen Emre’nin omurgasından aşağı dökülen soğuk teri tetiklemeye yetmişti.
Teğmen’e baktım ve net bir sesle sordum: — “Karşında kimin durduğunu biliyor musun, Teğmen?”
Teğmen Emre’nin yüzündeki o aptalca gülümseme dondu kaldı. Rütbelerime ve üzerimdeki kıyafete şöyle bir baktı; taşlar kafasında yeni yeni oturuyordu.
— “Bir saat sonra bütün dokümanlarınla birlikte ofisimde olacaksın. Ve o komutanını da yanında getireceksin,” dedim ve arkama bile bakmadan yürümeye devam ettim.
Bölüm IV: Disiplin ve Vicdanın Dengesi
Ofisime döndüğümde masanın başına geçtim, penceremden dışarıda kalkış yapan eğitim uçaklarını izledim. Oradaki devasa mekanizma, yüzlerce insanın senkronize çalışmasıyla ayakta duruyordu. Bu sistemin omurgası rütbeler değil, o rütbelerin arkasındaki sarsılmaz disiplindi. Bir astın üstünü itmesi, basit bir flört girişimi veya masum bir şaka olamazdı; bu, tüm askeri hiyerarşiye atılmış kasıtlı bir dinamitti.
Belirtilen saatte kapı çalındı. Teğmen Emre ve lojistik bölümünden sorumlu binbaşı içeri girdi. Teğmenin bacaklarının hafifçe titrediğini, gözlerindeki o kibirli ifadenin yerini meslek hayatını kaybetme korkusuna bıraktığını net bir şekilde görebiliyordum.
Binbaşı araya girip genç teğmeni savunmaya çalıştı, “Komutanım, alışma sürecinde, kötü bir niyeti yoktu” dedi.
Ona dönerek sakin ama keskin bir tonla cevap verdim: — “Niyet bir mazeret değildir, Binbaşı. Askeri disiplin, saygı sınırlarının ihlaline asla tolerans göstermez. Küçük kusurları görmezden gelirsek, yarın çok daha büyük protokol ihlalleriyle ve güvenlik zafiyetleriyle uğraşırız.”
Teğmen Emre’ye resmi bir uyarı cezası verdim, askeri davranış ve protokoller üzerine ek eğitime tabi tutulmasını ve gün sonuna kadar eksiksiz bir yazılı özür sunmasını emrettim. Genç teğmen başını sallayarak, derin bir pişmanlık ve sarsılmış bir gururla odadan ayrıldı.
Bölüm V: Mavi Göğün Altında Yeniden Doğmak
Bu olay üste kısa sürede yayıldı. Askeri tesislerde haberler rüzgardan hızlı eserdi. Sonraki günlerde koridorlarda yürürken bana verilen selamların daha keskin, daha saygılı ve daha bilinçli olduğunu fark ettim. Kimse artık bir kadın albayı görmezden gelme lüksüne sahip olmadığını biliyordu.
O akşam mesai bitiminde camın kenarına oturup dışarıdaki karanlığa baktığımda, içimde tatlı ama yorgun bir huzur rüzgarı esti. Ağabeyim Kemal’in gölgesinde değil, onun bıraktığı onurlu bayrağı kendi ellerimle daha da yükseklere taşıyarak yürüyordum.
Hayatım boyunca bana “Sen bu görevi yapamazsın, yerin evindir, rolün idaridir” diyen herkese verebileceğim en güzel cevap, şu an üzerinde taşıdığım bu şerefli üniformaydı. Kayseri üssünün üzerinden geçen gece rüzgarı saçlarımı okşarken, kendime verdiğim sözü yineliyordum: Bu bayrak dalgalandığı, bu gökyüzü bu vatanın evlatlarına emanet olduğu sürece, adalet ve liyakatten asla ödün vermeyecektim.