7 BORDO BERELİ 130 Teröristin Arasında 58 Saat Kal...

7 BORDO BERELİ 130 Teröristin Arasında 58 Saat Kaldı! Kandil’den Böyle Çıktılar!

7 BORDO BERELİ 130 Teröristin Arasında 58 Saat Kaldı! Kandil’den Böyle Çıktılar!

.
.

Kandil’in Kalbinde 58 Saat: Tek Bir Kurşun Atılmadan Yazılan Destan

Ankara’nın soğuk, gri bir kasım sabahıydı. Şehir henüz uyanmamış, sokakları saran sis binaların üzerini kalın bir tül gibi örtmüştü. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın yüksek korumalı karargahında ise mesai çoktan başlamıştı. Koridorlarda sadece botların yere vurduğu tok sesler ve dışarıdaki rüzgarın camlara vuran uğultusu duyuluyordu.

Binbaşı Serdar, masasının üzerinde yığılı duran istihbarat raporlarına, uydu fotoğraflarına ve şifreli telsiz dökümlerine bakıyordu. On yedi yıllık askerlik kariyerinde pek çok kritik operasyonun planlamasında yer almış, Suriye’nin cehennemî sıcaklarında ve çetin coğrafyalarında görev yapıştı. Afrin’de bir timi sıfır kayıpla burunlarından kıl almadan geri çekmeyi başarmış tecrübeli bir subaydı. Ancak önündeki bu dosya, şimdiye kadarkilerin hiçbirine benzemiyordu.

Son iki aydır istihbarat birimleri Kandil Dağı’nın en mahrem, en derin vadilerinden birinde alışılmadık bir hareketlilik tespit etmişti. PKK’nın en üst düzey komuta kademesinin bir araya geleceği, “Yıldız 3” kod adıyla anılan devasa bir koordinasyon toplantısı planlanıyordu. Örgütün saha yapısının baştan aşağı yeniden şekillendirileceği, yeni terör eylemlerinin masaya yatırılacağı bu toplantıya katılacak isimler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıllardır titizlikle aradığı ve birer birer defterini dürüleceği hedeflerdi.

Ancak Ankara’nın bu toplantıya dair net bir stratejisi vardı: Çatışma yok, temas yok, esir alma veya yok etme emri yok. Görev net ve kesindi: Keşif ve belgeleme. 130’dan fazla teröristin yuvalandığı, dağın en korunaklı kampının tam ortasına sızılacak, toplantı anı anına kaydedilecek, isimler ve yüzler tespit edilecek ve tim hiçbir iz bırakmadan sessizce üsse geri dönecekti.

Binbaşı Serdar, karargahta seçtiği altı cesur adamı brifing odasında topladı. Karşısında oturan her bir personel, Özel Kuvvetler’in çelikten iradesiyle yoğrulmuş, en ağır eğitimlerden geçirilmiş profesyonellerdi. Astsubay Kıdemli Başçavuş Yusuf, timin gözü ve kulağıydı; termal kamerası ve keskin nişancı dürbünüyle kilometrelerce ötedeki bir karıncayı bile fotoğraf netliğinde zihnine işleyebilirdi. Astsubay Kıdemli Üst Çavuş Caner, timin arkasını kollayan, her adımını zemin hesaplarıyla atan tecrübeli keskin nişancıydı. Astsubay Üst Çavuş Emre, sırtında taşıdığı tonlarca ağırlıktaki telsiz ve sinyal analiz cihazıyla timin dış dünya ile tek bağıydı. Astsubay Kıdemli Çavuş Rıza, patlayıcı ve tuzak imha uzmanıydı; kamp çevresindeki ölümcül tuzakları önceden sezinleme yeteneğine sahipti. Astsubay Çavuş Hakan, timin sağlık ve medikal sorumlusuydu; en imkansız şartlarda bile hayat kurtarabilecek soğukkanlılığa sahipsizdi. Ve son olarak Astsubay Çavuş Mert… Timin en genç, en yeni üyesiydi. Bu onun ilk büyük sınır ötesi operasyonu olacaktı; gözlerinde hem büyük bir heyecan hem de çelikten bir kararlılık parlıyordu.

Serdar haritayı işaret ederek son talimatını verdi: “Arkadaşlar, hedefimiz belli. Gidiyoruz, görüyoruz, kaydediyoruz ve dönüyoruz. Kandil’in kuralları vardır, hatayı affetmez. Sessizlik bizim en büyük silahımız olacak.”

Sınırın Ötesi ve İlk Plan Sapması

Kasım ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gece, Hakkari’nin dondurucu ve sarp dağlık kesiminden sınır ötesine geçildi. Normal şartlarda planlanan infil (sindirme/sızma) helikopter destekli yapılacaktı; ancak Kandil üzerindeki hava koşulları son dakikada tüm planları altüst etti. Alçak bulut tavanı, dağları yutan yoğun sis ve pilotların görüş mesafesini sıfıra indiren şiddetli türbülans, Sikorsky helikopterlerin iniş yapmasını imkansız kıldı.

Böylece operasyonun ilk büyük sapması yaşandı. Tim, sırtlarında 100 kilonun üzerinde mühimmat, gıda, termal cihaz ve bataryalarla dolu ağır çantalarıyla tamamen yaya olarak dağa tırmanmaya başladı.

İlk 12 saat nispeten sessiz geçti. Hava sıcaklığı -12 dereceye kadar düşmüş, rüzgar keskin bir jilet gibi açıkta kalan derileri kesmeye başlamıştı. Ancak bu dondurucu soğuk, bu yedi adam için bir dezavantaj değil, aksine bir kalkandı. Beden ısılarını düşüren bu şiddetli soğuk, teröristlerin termal kameralarından ve gece görüş cihazlarından gizlenmelerini kolaylaştırıyordu.

Her adım önceden hesaplanmıştı. Caner en arkada yürüyor, kar üzerinde bıraktıkları ayak izlerini ustalıkla kamufle ederek artçı güvenliği sağlıyordu. İkinci günün sabahına doğru, telsiz operatörü Emre’nin kulaklığına düşen sinyallerle ortalık hareketlendi. Kandil’deki PKK frekanslarında normalin çok üzerinde bir yoğunluk vardı. Şifreli mesajlar peş peşe akıyordu. Toplantı planlandığı gibi gerçekleşecekti ve kamp nüfusu giderek kalabalıklaşıyordu.

Yıldız 3 Kampı ve Çemberin Daralışı

Yıldız 3 kampı, Kandil’in güneybatı yamacında, doğal devasa bir çukurun içine kurulmuştu. Üç tarafı sarp kayalıklarla çevrili bu konum, hem olası hava saldırılarına karşı doğal bir sığınak oluşturuyor hem de dışarıdan gelebilecek her türlü yaklaşmayı erken aşamada fark etmeyi sağlıyordu. Kampta sabit beton binalar yoktu; prefabrik konteynerler, kalın naylon brandalarla örtülmüş ahşap barakalar ve yeraltına kazılmış tünel girişleri birbirine girmişti.

Tim, kampı ilk kez yüksek bir tepeden dürbünle gördüğünde saat öğleden sonra 3’tü. Binbaşı Serdar, Yusuf’un yanına sokularak kısık sesle sordu: “Yusuf, durum nedir? Kaç kişi var?” Yusuf, termal dürbününü bir an bile indirmeden, dudaklarını hafifçe kıpırdatarak saydı: “Komutanım… Sadece görebildiklerim 80, belki 90 kişi. İstihbarat kampın 40-50 kişilik olduğunu söylemişti ama toplantı nedeniyle etraftan gelen gruplarla sayı katlanmış.”

Serdar dişlerini sıktı. Ankara’ya kısa bir durum raporu gönderildi. Gelen emir netti: “Devam edin, toplantıyı belgeleyin.”

Ancak asıl tehlike güneşin batmasıyla birlikte kapıyı çaldı. Gece yarısına doğru, gözlem mevziine sadece birkaç metre mesafeden dört kişilik bir terörist devriye grubu geçti. Normal şartlarda istihbarat raporlarına göre bu saatte bu rotada devriye gezilmemesi gerekiyordu.

Devriye timden sadece 17 metre uzaklıktaydı. Binbaşı Serdar nefesini tuttu. Yanındaki altı adam da adeta taşa kesildi. Kimse kıpırdamadı, kimse silâhının kabzasına bile dokunmadı. Teröristlerden biri durdu, elindeki el fenerini sağa sola sallayarak kayalıkları taradı. Fenerin sarı ışığı, bir an için en genç asker Mert’in miğferinin kenarına kadar değdi. O an saniyeler saatler gibi uzadı. Hiç kimse nefes almadı; kalplerin atış sesi dağın rüzgarında yankılanıyor gibiydi. Terörist fenerini geri çekti, homurdanarak uzaklaştı.

Tim derin bir nefes aldı ama geri dönüş yolu kapanmıştı. Devriyenin geçtiği rota, onların ana çıkış güzergahıydı. Serdar alternatif doğu rotasını incelediğinde orada da kalabalık grupların ateş yaktığını gördü. Artık kampın ve devriyelerin tam kalbinde, ölüm çemberinin ortasındaydılar.

130 Teröristin Arasında 58 Saat

Sabah olduğunda toplantı başladı. Yusuf’un omzundaki termal kamera ve kayıt cihazı aralıksız çalışıyor, Emre ise frekansları sabırla kaydediyordu. Toplantıya katılanların sayısı saat ilerledikçe arttı. Sabah saat 8’de 50 kişi olan kalabalık, öğleye doğru 93’e, öğleden sonra ise 130’un üzerine çıktı. Kandil’in dört bir yanından gelen elebaşları Yıldız 3’te toplanmıştı.

130 silahlı ve tehlikeli teröristin at koşturduğu bir kampın yamaçlarında, sadece 7 Türk askeri nefes alıyordu. Her an fark edilme riski, havadaki barut kokusu kadar somuttu. Öğleden sonra iki devriye grubu daha çok yakınlarından geçti. Birinde Mert, bir teröristin kendisinden sadece 3 metre öteden geçtiğini, yerdeki taşlara basarken çıkardığı hışırtıyı net bir şekilde duydu. Ancak Özel Kuvvetler’in çelik disiplini, en yüksek adrenalin anlarında bile kusursuz bir hareketsizlik sağladı.

İkinci gecenin başlamasıyla birlikte Kandil’in ezeli düşmanı olan o şiddetli kar fırtınası yeniden başladı. Yatay uçan kar taneleri bıçak gibi yüze çarpıyor, görüş mesafesini sıfıra indiriyordu. Bu bir risk olduğu kadar, Türk timi için mükemmel bir görünmezlik perdesiydi.

Serdar, ana çıkış güzergahı olan doğu hattının teröristler tarafından kamp kurularak kapatıldığını görünce en cesur ve tehlikeli kararı aldı: Batı Geçidi. İstihbarat haritalarında “aktif devriye hattı” olarak kırmızıyla işaretlenen bu dar ve dik geçit, normalde yaklaşılması en son düşünülecek yerdi. Ancak fırtınanın yarattığı sıfır görüş açısında düşman da sığınaklara çekilmişti.

Gece yarısı, batı geçidinden geçerken tim, brandayla örtülmüş bir sığınağın tam 2 metre önünden süzülmek zorunda kaldı. İçeride iki terörist sigara içiyor, biri öksürüyordu. Yusuf, kayaya tutunurken eli hafifçe kaydı ve küçük bir çakıl taşı aşağıya düştü. Sığınağın içindeki terörist kıpırdadı, dışarıya doğru bir adım attı. Timdeki yedi adamın tamamı aynı anda taşa dönüştü. Terörist dışarı baktığında fırtınanın şiddetiyle savrulan bir çalı parçasından başka bir şey göremedi ve homurdanarak içeri girdi. Tim, hayaletler gibi karanlığın içine akıp gitti.

Sınırın Ucunda Hayatta Kalma Mücadelesi

Parkurun sonuna yaklaşılırken, zamanla ve bedenleriyle de savaşıyorlardı. 50 saati aşkın süredir uykusuzdular; doğru dürüst sıcak bir şey yememişlerdi. Kandil’in 2500 metreyi aşan rakımı, nefes almayı giderek güçleştiriyordu.

Sağlıkçı Hakan, timin durumunu sürekli tarıyordu: Emre’nin sağ elinde hafif donma belirtileri baş göstermişti; Rıza’nın eski bir operasyondan kalma sol dizi şiddetle şişmişti ama bir kez bile şikayet etmemişti; genç Mert ise yorgunluktan bir an geride kalır gibi olduğunda, Caner sessizce omzuna dokunmuş, kelimesiz bir güç vererek onu yeniden gruba bağlamıştı. Özel Kuvvetler’de sözün bittiği, sadece iradenin konuştuğu anlardı bunlar.

Üçüncü günün sabahına doğru, Hakkari sınırına 22 kilometre kala eriyen karların doldurduğu azgın bir vadi geçidini aşmak zorunda kaldılar. Her saniye aleyhlerine işliyordu. Ancak Ankara’dan gelen telkinler ve karargahın sabit tuttuğu tahliye penceresi onlara umut veriyordu.

Şafak Vakti ve Sessiz Zafer

Gece yarısına doğru Hakkari sınırına yakın sarp bir vadide, rüzgarın dindiği o derin ve aldatıcı sessizlikte kulaklar gökyüzüne dikildi. Emre’nin telsizinden gelen cızırtılı ama tatlı ses duyuldu: “10 dakika…”

Tam 10 dakika sonra, kapkara ve yıldızsız gökyüzünde yankılanan dev rotor sesleri dağları inletti. Sikorsky helikopter vadiye alçaldığında, pervanelerin yarattığı rüzgar etraftaki karları havaya uçurdu. Tim, teker teker helikopterin karnına girdi. Binbaşı Serdar en son bindi. Kapı kapanmadan önce Kandil’in karanlık zirvelerine son bir kez baktı.

Helikopter Hakkari’ye doğru havalandığında saat gece yarısını 4 dakika geçiyordu. Toplam süre: 58 saat 7 dakika.

Ankara’ya döndüklerinde brifing odası tamamen doluydu. Yusuf’un termal kamerasındaki kusursuz görüntüler, Emre’nin kaydettiği telsiz frekansları ve Serdar’ın zihnine kazıdığı tüm detaylar masaya döküldü. Toplantıya katılan 23 üst düzey terörist elebaşı tek tek teşhis edildi. Bunların 14’ü daha önce devlet kayıtlarında hiç fotoğraflanmamış, hayalet isimlerdi.

Bu istihbarat sayesinde sonraki üç ay içinde gerçekleştirilen nokta operasyonlarda 47 terörist etkisiz hale getirildi, PKK’nın saha komuta yapısına asıl darbe vuruldu. Ve tüm bu devasa istihbarat zaferi, tek bir kurşun dahi ateşlenmeden gerçekleştirilmişti.

Kamuoyuna bu operasyondan hiç bahsedilmedi. Resmi kayıtlara düşen tek satırlık cümle her şeyi özetliyordu: “Keşif operasyonu başarıyla tamamlandı. Kayıp yok.”

Binbaşı Serdar, brifing sonrasında karargahın sessiz koridorunda yürürken pencereden Ankara’nın sabah ışıklarıyla parlayan siluetine baktı. Kandil’in dondurucu rüzgarı, 130 teröristin arasında tutulan o derin nefesler, Mert’in omzuna atılan el ve Yusuf’un kayaya çarpan parmakları zihnindeydi.

Dağlar sert olabilirdi, tehlike gerçek ve düşman sayıca çok üstün olabilirdi. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o dağlara gönderdiği evlatlar her koşulda işlerini yapardı: Sessizce, görünmeden, iz bırakmadan gider ve zaferle dönerlerdi.

.

.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles