AB’li Bir Profesör Türkiye’yi Küçümsedi, Ancak Sadece 72 Saat Sonra Hayatı Sonsuza Kadar Değişti
AB’li Bir Profesör Türkiye’yi Küçümsedi, Ancak Sadece 72 Saat Sonra Hayatı Sonsuza Kadar Değişti
.
.
ÖNYARGILARIN YIKILDIĞI 72 SAAT: TÜRKİYE’Yİ KEŞFEDEN PROFESÖR
Bölüm 1: Değişmeyen İnançların Başladığı Yolculuk
Hayatım boyunca dünyanın birçok ülkesini gezdim.
Ben Profesör Richard Howard.
Avrupa Birliği’nin ulaştırma ve altyapı projelerinde otuz beş yıldan fazla görev yapmış bir mühendis ve danışmanım.
Almanya’nın kusursuz otoyollarından İsviçre’nin kilometrelerce uzanan tünellerine, Hollanda’nın gelişmiş ulaşım sistemlerinden İngiltere’nin karmaşık şehir ağlarına kadar birçok projede çalıştım.
Yıllar boyunca kendime çok güçlü bir inanç oluşturmuştum.

Bana göre gelişmişlik; betonla, teknolojiyle ve mükemmel planlamayla ölçülürdü.
Bir ülkenin medeniyet seviyesini anlamak istiyorsanız yollarına, havalimanlarına, trenlerine ve şehir düzenine bakmanız gerektiğini düşünürdüm.
Ve bu konuda Avrupa’nın dünyanın en ileri noktası olduğuna inanıyordum.
Belki de en büyük hatam buydu.
Çünkü insan bazen yıllarca öğrendiği bilgilerin, hayatın gerçekleri karşısında ne kadar eksik olduğunu fark edemez.
Bir gün Brüksel’deki ofisimde önemli bir toplantıya çağrıldım.
Masada Türkiye ile ilgili bir dosya vardı.
Görevim basitti:
Türkiye’nin büyük ulaşım projelerini, şehir altyapısını ve gelecekteki potansiyelini değerlendirmek.
Dosyayı açtığımda ilk tepkim şaşkınlık değil, şüphe oldu.
Türkiye…
Avrupa ile Asya arasında kalan büyük bir ülke.
Ama benim zihnimde yıllardır oluşan görüntü farklıydı.
Kalabalık şehirler…
Düzensiz trafik…
Eski yollar…
Yetersiz sistemler…
Meslektaşlarımdan bazıları bunu duyunca gülümsedi.
“Richard, Türkiye’ye mi gidiyorsun?”
“Hazır ol. Trafikte saatlerce kalabilirsin.”
“Belki eski yollar ve karmaşa göreceksin.”
Onların sözleri benim düşüncelerimi daha da güçlendirdi.
Eve döndüğümde eşime:
“Birkaç gün içinde dönerim.”
“Orada çok uzun kalmak istemiyorum.”
dedim.
Çünkü içimde çoktan bir karar vermiştim.
Türkiye bana yeni bir şey öğretemezdi.
Ben dünyayı görmüş bir uzmandım.
Ne kadar yanıldığımı bilmiyordum.
Uçağım İstanbul’a indiğinde ilk şaşkınlığımı yaşadım.
Açıkçası eski, karmaşık ve küçük bir havalimanı bekliyordum.
Ama karşımdaki manzara tamamen farklıydı.
Devasa bir yapı…
Modern mimari…
Cam ve çelikten oluşan büyük salonlar…
Son derece düzenli bir sistem…
İstanbul Havalimanı, yıllardır gördüğüm birçok Avrupa havalimanından hiç de geri kalmıyordu.
Pasaport kontrolü hızlıydı.
Görevliler güler yüzlüydü.
İnsanlar sakin ve düzenli hareket ediyordu.
Ama kendime hemen bir bahane buldum.
“Bu sadece bir havalimanı.”
“Bir ülkenin gerçek yüzü burada görülmez.”
dedim.
Asıl gerçeği görmek için şehirlerden uzaklaşmaya karar verdim.
Kiralık bir araç aldım.
Amacım sadece İstanbul’u görmek değildi.
Kırsal bölgeleri, küçük şehirleri ve insanların günlük hayatını incelemek istiyordum.
Rotam Karadeniz’e doğruydu.
Özellikle Rize ve çevresindeki dağ yollarını görmek istiyordum.
Çünkü gerçek altyapının büyük şehirlerde değil, uzak bölgelerde ortaya çıktığını düşünüyordum.
Aracıma bindim ve yola çıktım.
Ancak birkaç saat sonra ikinci büyük şaşkınlığımı yaşadım.
Karşımda uzanan yollar beklediğim gibi değildi.
Geniş otoyollar…
Düzgün asfalt…
Açık tabelalar…
Modern köprüler…
Yeşil dağların arasından geçen yollar adeta bir tablo gibiydi.
Sürüş boyunca çevreme baktım.
Doğa ve teknoloji garip bir uyum içindeydi.
Dağların arasında modern yollar uzanıyor, küçük yerleşimlerin yanında büyük ulaşım projeleri yükseliyordu.
Not defterimi çıkardım.
İlk kez düşüncelerim değişmeye başlamıştı.
Ama hâlâ kabul etmek istemiyordum.
Çünkü bazen insan gördüğü gerçeği değil, inanmak istediği şeyi görür.
Yaklaşık iki saat sonra dinlenmek için bir tesise girdim.
Avrupa’daki yol tesislerini iyi bilirdim.
Genellikle soğuk, ruhsuz ve sadece ihtiyaç gidermek için kullanılan yerlerdi.
Bu yüzden büyük bir beklentim yoktu.
Ama arabamı park ettiğim anda durdum.
Burası bir dinlenme tesisi değil gibiydi.
Etraf yemyeşil ağaçlarla doluydu.
Çiçeklerle süslenmiş alanlar vardı.
Küçük kafeler, restoranlar ve temiz oturma alanları bulunuyordu.
İnsanlar burada sadece mola vermiyor gibiydi.
Sanki küçük bir parkta vakit geçiriyorlardı.
Özellikle tuvalet bölümüne girdiğimde tamamen şaşkına döndüm.
Yıllardır farklı ülkelerde yüzlerce tesis görmüştüm.
Ama burada gördüğüm temizlik beni şaşırttı.
Zeminler tertemizdi.
Lavabolar parlaktı.
Hoş bir kolonya kokusu vardı.
Yaşlı bir temizlik görevlisi kadın aynaları siliyordu.
Beni görünce hemen durdu.
Elini kalbine koydu.
Başını hafifçe eğdi.
Ve gülümsedi.
Türkçe bir şey söyledi.
Anlamadım.
Ama ne demek istediğini anladım.
“Hoş geldiniz.”
Sadece bir görevli gibi değil…
Bir misafir ağırlıyormuş gibi davranıyordu.
Daha sonra küçük dükkânlara baktım.
Yerel ürünler satılıyordu.
Kuru meyveler…
Ev yapımı yiyecekler…
El emeği ürünler…
Bir yaşlı kadın bana kuru incir uzattı.
Tadına bakmamı istedi.
İnciri yediğim anda şaşırdım.
Bu doğal tat ve lezzet, yıllardır büyük marketlerde aldığım ürünlerden tamamen farklıydı.
Kadın sadece satış yapmıyordu.
Bana kendi emeğini paylaşmıştı.
Restorana geçtiğimde yeni bir sürpriz yaşadım.
Basit bir yemek sipariş ettim.
Kuru fasulye…
Pilav…
Et yemeği…
Ama tadı inanılmazdı.
Üstelik fiyatı Avrupa’daki sıradan bir kahveden bile daha ucuzdu.
Etrafı izlemeye başladım.
Yan masada takım elbiseli bir iş insanı yemek yiyordu.
Diğer tarafta kamyon şoförleri oturuyordu.
Kimse birbirinden üstün görünmüyordu.
Herkes aynı masanın parçasıydı.
O anda defterime şu cümleyi yazdım:
“Türkiye’nin en güçlü altyapısı beton değil, insanları arasındaki bağ olabilir.”
Ama asıl değişimim henüz başlamamıştı.
Çünkü birkaç saat sonra başıma gelecek olay, hayatım boyunca unutamayacağım bir ders verecekti.
Yola devam ettim.
Fakat dikkatsizliğim nedeniyle yakıt göstergesini kontrol etmeyi unuttum.
Bir süre sonra araç yavaşlamaya başladı.
Motor ses çıkardı.
Ve otoyolun kenarında durdu.
Arabam çalışmıyordu.
Telefonuma baktım.
Şarj bitmişti.
Cüzdanımı aradım.
Ve o anda korkunç gerçeği fark ettim.
Cüzdanımı dinlenme tesisinde unutmuştum.
Param yoktu.
Telefonum yoktu.
Türkçe bilmiyordum.
Yolun kenarında tek başımaydım.
İlk kez gerçekten çaresiz hissettim.
Bölüm 2: Bir Şeftali Kamyonu ve Hayatımı Değiştiren Adam
Arabam yol kenarında durmuştu.
Güneş tepemdeydi.
Sıcak hava asfaltın üzerinden yükseliyor, uzaklardan geçen araçların sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Hayatım boyunca büyük toplantılarda binlerce insanın karşısına çıkmıştım.
Karmaşık projeleri yönetmiştim.
Milyonlarca euroluk altyapı kararlarında söz sahibi olmuştum.
Ama o anda hiçbir unvanımın, hiçbir bilgimin bana yardım edemediğini fark ettim.
Sadece yol kenarında kalmış yaşlı bir adamdım.
Telefonumu tekrar açmaya çalıştım.
Ekran tamamen siyahtı.
Şarj yoktu.
Cüzdanım yoktu.
Param yoktu.
Kendimi inanılmaz derecede savunmasız hissettim.
İçimde yıllardır taşıdığım o kibirli düşünceler bir anda karşıma çıktı.
“Türkiye’de başına böyle şeyler gelir.”
“Kimse sana yardım etmez.”
“Yabancı olduğun için yalnız kalırsın.”
Bunları daha önce düşünmüştüm.
Ama şimdi gerçekten yalnız kaldığımda korkularımın ne kadar anlamsız olduğunu anlamaya başlayacaktım.
Yaklaşık yirmi dakika boyunca yol kenarında bekledim.
Araçlar yanımdan hızla geçiyordu.
Bazıları bana bakıyordu.
Ama hiçbiri durmuyordu.
İçimdeki endişe büyüyordu.
Belki de gerçekten kimse yardım etmeyecekti.
Tam umudumu kaybetmeye başladığım anda uzaktan eski bir kamyonet göründü.
Arkasında kasalar dolusu meyve vardı.
Araç yavaşladı.
Ve birkaç metre önümde durdu.
Kamyonetten orta yaşlı bir adam indi.
Üzerinde eski bir gömlek ve kot pantolon vardı.
Yüzü güneşten yanmıştı.
Ellerinde yıllarca çalışmanın izleri vardı.
Bana doğru yürümeye başladı.
İlk tepkim geri çekilmek oldu.
Çünkü insan bilmediği şeylerden korkar.
Aklımdan birçok düşünce geçti.
“Ya kötü niyetliyse?”
“Ya param olmadığını öğrenirse?”
Ama adamın yüzündeki ifade korkulacak gibi değildi.
Sadece merak vardı.
İngilizce bilmiyordu.
Ben de Türkçe bilmiyordum.
Ama bazen insanların anlaşması için kelimelere ihtiyaç yoktur.
Adam arabayı gösterdi.
Sonra kaputu işaret etti.
“Problem?”
dedi.
Tek kelimeydi.
Ama anlamıştım.
Sorunun ne olduğunu soruyordu.
Motora işaret ettim.
Arabanın durduğunu anlatmaya çalıştım.
Adam hemen kaputu açtı.
Motoru inceledi.
Birkaç saniye sonra bana baktı.
Ellerini kullanarak bir şey anlatmaya çalıştı.
Sonra kendi aracına döndü.
Ben sadece izliyordum.
Kamyonetten küçük bir benzin bidonu çıkardı.
O an şaşkına döndüm.
Adam benim için yakıt getirmişti.
Üstelik ben hiçbir şey istememiştim.
Hiçbir şey söylememiştim.
Sadece zor durumda olan bir yabancı görmüştü.
Ve yardım etmeye karar vermişti.
Benzini doldurdu.
Sonra araca binmemi işaret etti.
Direksiyona geçtim.
Anahtarı çevirdim.
Motor çalıştı.
O an içimde büyük bir rahatlama oldu.
Sanki yeniden nefes almaya başladım.
Cebime elimi attım.
Ona ödeme yapmak istiyordum.
Ama sonra hatırladım.
Cüzdanım yoktu.
Yüzüm kızardı.
Ellerimi açtım.
Boş olduğunu gösterdim.
“Param yok.”
demeye çalıştım.
Adam birkaç saniye bana baktı.
Sonra yüksek sesle güldü.
Elini salladı.
Sanki:
“Buna gerek yok.”
diyordu.
Sonra kamyonetine döndü.
Büyük bir poşet aldı.
İçini taze şeftalilerle doldurdu.
Ve bana uzattı.
Şaşkınlık içinde kaldım.
Benzin vermişti.
Üstelik şimdi bana yiyecek de veriyordu.
Bunun karşılığında hiçbir şey istemiyordu.
Sadece gülümsedi.
Omzuma hafifçe vurdu.
Sonra kamyonetine binip uzaklaştı.
Ben yol kenarında elimde şeftali poşetiyle öylece kaldım.
Gözlerim dolmaya başladı.
Ama bu kez korkudan değildi.
Utançtan ağlıyordum.
Çünkü yıllardır insanları yanlış değerlendirmiştim.
Ben onun eğitimine bakmıştım.
Kıyafetine bakmıştım.
Hayat standardına bakmıştım.
Ama onun gerçek zenginliğini görememiştim.
Kalbini.
O adam belki büyük bir şirkete sahip değildi.
Belki Avrupa’daki üniversitelerde eğitim almamıştı.
Belki benim gibi kitaplar ve raporlarla dolu bir hayat yaşamamıştı.
Ama bana insanlığın en önemli dersini vermişti.
Gerçek medeniyet…
Bir insanın sahip oldukları değil.
Bir insanın başkasına nasıl davrandığıydı.
Aracı çalıştırdım.
Ama aklım artık sadece cüzdanımdaydı.
Hemen geri dönmeye karar verdim.
Çünkü içinde pasaportum, kartlarım ve önemli belgelerim vardı.
O tesise geri giderken içimde büyük bir endişe vardı.
Gerçekçi olmak gerekirse cüzdanımın bulunacağına inanmıyordum.
Böyle bir dünyada kimse içinde para olan bir cüzdanı bırakmaz diye düşünüyordum.
Dinlenme tesisine vardığımda hemen restorana gittim.
Oturduğum masaya baktım.
Boştu.
Cüzdan yoktu.
Kalbim sıkıştı.
Tam umudumu kaybettiğim anda restoran sahibi kadın yanıma geldi.
Beni görünce yüzü aydınlandı.
Elinde siyah deri cüzdanım vardı.
Kadın cüzdanı iki eliyle bana uzattı.
Sanki çok değerli bir eşya teslim ediyordu.
Hemen açtım.
Her şey içindeydi.
Para…
Kartlar…
Pasaport…
Hiçbir şey eksik değildi.
Kadına baktım.
Sadece sıradan bir çalışan değildi.
O da bana büyük bir ders vermişti.
Çünkü kolayca o parayı alabilirdi.
Kimse fark etmeyebilirdi.
Ama o doğru olanı seçmişti.
O anda Türkiye hakkındaki bütün düşüncelerim değişmeye başladı.
Ben buraya yolları incelemek için gelmiştim.
Ama insanlar tarafından inşa edilen görünmez yolları keşfediyordum.
Güven yollarını…
Merhamet yollarını…
İnsanlık yollarını…
Defterimi çıkardım.
Yeni bir cümle yazdım:
“Bir ülkenin gerçek gelişmişliği sadece yollarında değil, insanların birbirine gösterdiği değerdedir.”
Ama Türkiye bana daha büyük sürprizler hazırlıyordu.
Çünkü yolculuğum devam ettiğinde Karadeniz’in dağlarında küçük bir köyde yaşayacağım olay…
Benim bütün hayat anlayışımı değiştirecekti.
Orada sağlık sistemini, toplum dayanışmasını ve insanların yabancılara karşı gösterdiği sıcaklığı görecektim.
Ve Brüksel’e döndüğümde hazırlayacağım rapor…
Herkesi şaşırtacaktı.
Bölüm 3: Dağ Köyündeki Mucize – Avrupa’dan Gelen Profesörün Öğrendiği En Büyük Ders
Karadeniz yollarına doğru ilerlerken artık Türkiye’ye başka gözlerle bakıyordum.
Birkaç gün önce bu ülkeye gelirken kafamda hazır bir cevap vardı.
Türkiye gelişmekte olan bir ülkeydi.
Bazı alanlarda ilerleme sağlamıştı.
Ama Avrupa standartlarına ulaşması için daha çok yolu vardı.
Bu düşünceyi yıllarca değiştirmemiştim.
Çünkü insan bazen bilgisiyle değil, alışkanlıklarıyla düşünür.
Ben de yıllardır raporlara, rakamlara ve istatistiklere bakarak karar vermiştim.
Ama o yolculuk bana başka bir şeyi öğretmeye başlamıştı.
Bir ülkeyi anlamak için sadece binalarına değil…
İnsanlarının kalbine de bakmak gerekiyordu.
Dağ yollarında ilerlerken sis yavaş yavaş çökmeye başladı.
Karadeniz’in yeşil tepeleri arasında küçük köyler görünüyordu.
Ahşap evler…
Bahçelerde çalışan insanlar…
Yaşlıların kapı önlerinde oturup sohbet ettiği sakin sokaklar…
Şehir hayatından tamamen farklı bir dünya vardı.
Ben yıllarca şehirlerin büyüklüğünü gelişmişlik olarak görmüştüm.
Ama burada küçük bir köyün içinde farklı bir zenginlik vardı.
İnsanlar birbirini tanıyordu.
Birinin ihtiyacı olduğunda herkes yardım ediyordu.
Kimse bunun için teşekkür beklemiyordu.
Çünkü yardım etmek onların yaşam biçimiydi.
Akşam saatlerine doğru küçük bir köy yolunda aracımı durdurdum.
Haritamda bu bölge sadece küçük bir noktaydı.
Ama karşımdaki manzara beni durdurmaya yetti.
Dağların arasında kurulmuş küçük bir köy…
Bulutların içine saklanmış gibi görünüyordu.
Fotoğraf çekmek için arabadan indim.
Tam o sırada yaşlı bir adam yanıma geldi.
Üzerinde eski bir mont vardı.
Elinde baston taşıyordu.
Bana Türkçe bir şey söyledi.
Anlamadım.
Ama yüzündeki gülümsemeden kötü bir niyeti olmadığını anladım.
Telefonundan çeviri uygulaması açtı.
“Yolcu musun?”
diye sordu.
Başımı salladım.
“Evet.”
Yaşlı adam kendini tanıttı.
Adı Hasan’dı.
Köyde yaşıyordu.
Beni görünce:
“Bu saatte dağda kalma.”
dedi.
“Misafir ol.”
Şaşırdım.
Çünkü onu hayatımda ilk kez görüyordum.
Beni tanımıyordu.
Kim olduğumu bilmiyordu.
Ama hiç düşünmeden evine davet etmişti.
İlk tepkim reddetmek oldu.
Çünkü benim yetiştiğim kültürde insanlar yabancılara karşı daha mesafeliydi.
Birinin evine davet edilmek büyük bir güven gerektirirdi.
Ama Hasan Bey ısrar etti.
“Gece soğuk olur.”
“Yol zor.”
“Bizde misafir kapıdan çevrilmez.”
Çeviri uygulamasında bu cümleyi görünce durdum.
Bizde misafir kapıdan çevrilmez.
Bu basit bir cümleydi.
Ama içinde büyük bir anlam vardı.
Hasan Bey’in evine gittim.
Küçük ama sıcak bir evdi.
Duvarlarda aile fotoğrafları vardı.
Masanın üzerinde sıcak yemekler hazırlanmıştı.
Eşi Ayşe Hanım beni görünce hiç şaşırmadı.
Sanki yabancı bir adamın eve gelmesi çok normalmiş gibi davrandı.
Bana yemek koydu.
Çay ikram etti.
Ve sürekli iyi olup olmadığımı sordu.
Yemek sırasında onlara kim olduğumu anlattım.
Avrupa’dan geldiğimi…
Mühendis olduğumu…
Türkiye’nin ulaşım sistemlerini araştırdığımı söyledim.
Hasan Bey gülümsedi.
“Yolları mı görmeye geldin?”
diye sordu.
Başımı salladım.
“Evet.”
Sonra bana baktı.
“Peki insanları gördün mü?”
Bu soru beni susturdu.
Çünkü aslında cevabını bilmiyordum.
O gece Hasan Bey bana köyün hikâyesini anlattı.
Yıllar önce büyük bir kar yağışı olmuş.
Köy yolları tamamen kapanmış.
Elektrik kesilmiş.
Birçok insan zor durumda kalmış.
Ama köylüler birbirlerine yardım etmiş.
Gençler yaşlıların evlerine gitmiş.
Yiyeceklerini paylaşmışlar.
Kimsenin kapısı kapanmamış.
Hasan Bey şöyle dedi:
“Zor zamanda kim yanında duruyorsa, gerçek zengin odur.”
Bu söz uzun süre aklımdan çıkmadı.
Çünkü benim dünyamda başarı çoğunlukla bireysel olarak ölçülürdü.
Daha büyük ev…
Daha yüksek maaş…
Daha güçlü kariyer…
Ama bu köyde başka bir ölçü vardı.
Bir insanın değeri…
Başkasına ne kadar fayda sağladığıyla ölçülüyordu.
Ertesi sabah köyde dolaşmaya çıktım.
Küçük bir okul gördüm.
Bahçede çocuklar oynuyordu.
Okulun önünde genç bir öğretmenle tanıştım.
Adı Elif’ti.
İngilizce biliyordu.
Bana köydeki eğitim çalışmalarını anlattı.
“Burada çocukların büyük hayalleri var.”
dedi.
“Bazıları doktor olmak istiyor.”
“Bazıları mühendis.”
“Bazıları öğretmen.”
Okulun içini gezdim.
Duvarlarda öğrencilerin yaptığı resimler vardı.
Bir resimde büyük bir uçak çizilmişti.
Altında şu yazıyordu:
“Dünyayı görmek istiyorum.”
Başka bir resimde büyük bir köprü vardı.
Yanında:
“İnsanları birleştirmek istiyorum.”
yazıyordu.
O anda yıllardır yaptığım işin anlamını farklı görmeye başladım.
Ben köprüleri sadece beton yapılar olarak görmüştüm.
Ama aslında köprüler insanları birbirine bağlayan sembollerdi.
Öğleden sonra köyde beklenmedik bir olay yaşandı.
Yaşlı bir kadın evinde rahatsızlanmıştı.
Telefon çekmediği için yardım çağrılamıyordu.
Köy halkı hemen harekete geçti.
Bir kişi traktör getirdi.
Bir kişi doktoru aramak için dağa çıktı.
Gençler kadını taşımak için yardımcı oldu.
Kimse:
“Bu benim görevim değil.”
demedi.
Herkes sadece yardım etti.
O an cebimden defterimi çıkardım.
Yazdığım cümle şuydu:
“Bazı ülkelerde sistem insanları korur. Bazı yerlerde ise insanlar birbirini koruyan sistem haline gelir.”
Üç gün önce Türkiye’ye geldiğimde bu ülkenin eksiklerini arıyordum.
Şimdi ise fark ettiğim şey şuydu:
Her ülkenin eksikleri olabilir.
Her sistem geliştirilebilir.
Ama bir toplumun sahip olduğu insanlık duygusu kolay inşa edilmez.
Köyden ayrılacağım gün Hasan Bey beni yolcu etti.
Elime küçük bir paket verdi.
Açtığımda içinde birkaç kuru meyve ve küçük bir not vardı.
Notta şöyle yazıyordu:
“Yol uzun olabilir.”
“Ama insan iyi insanlarla karşılaşırsa yol kısalır.”
Arabaya bindim.
Uzun süre aynadan köye baktım.
O küçük köy…
Benim için büyük bir ders olmuştu.
Çünkü Türkiye’ye bir uzman olarak gelmiştim.
Ama bir öğrenci olarak ayrılıyordum.
Ancak yolculuğum henüz bitmemişti.
Çünkü İstanbul’a döndüğümde hazırlayacağım rapor sadece yollar ve projeler hakkında olmayacaktı.
Ben artık başka bir şeyi anlatacaktım.
Türkiye’nin görünmeyen altyapısını…
İnsanlarını.
Ve beni en çok şaşırtan şeyi:
Misafirperverliğini.