FAKİROLMA NUMARASI YAPTI MİLYONER VARİS HERKESİ TEST ETMEK İÇİN GERİ DÖNDÜ!
FAKİROLMA NUMARASI YAPTI MİLYONER VARİS HERKESİ TEST ETMEK İÇİN GERİ DÖNDÜ!
Aynanın Ardındaki Vicdan: Altan Holding’in Kül Ve Ateş İmtihanı
İstanbul’un boğazına doğru uzanan silüetinde, gri bulutların arasından süzülen perşembe sabahı güneşi, Altan Kurumsal Binası’nın devasa aynalı camlarına çarptığında, metropolün soğuk ve acımasız yüzünü tüm çıplaklığıyla yansıtıyordu. Binanın en üst katı olan 23. katta, zemin katın on altı farklı kamerasını aynı anda gösteren yüksek çözünürlüklü monitörlerin karşısında duran Rıza Altan, kusursuz kesimli İtalyan kravatının düğümünü yavaşça düzeltti. Mermer lobide aceleyle koşturan yöneticilerin mekanik hareketlerini izlerken, maun çalışma masasının üzerindeki parmakları sabırsız bir ritimle tıkırdıyordu.
Ellilik yaşlarını geride bırakmış olan Rıza, hayatın hem en dipteki karanlığını hem de en tepe ihtişamını sonuna kadar deneyimlemiş bir adamdı. Gözlerinin kenarındaki derin kırışıklıklar, sadece uykusuz geçen gece yarısı toplantılarının değil; henüz elleri nasırlı bir duvarcı ustasıken sırtında taşıdığı çimento torbalarının, kendi inşaat şirketine sahip olma hayalleri kurduğu o buz kesen şafak vakitlerinin izlerini taşıyordu. Yıllar önce attığı o ilk temel, bugün Altan Mühendislik’i yüksek standartlı projelerde mükemmelliğin ve prestijin uluslararası sembolü haline getirmişti.

Ancak son aylarda, şirketinin içten içe çürüdüğünü hissettiği derin bir rahatsızlık vardı içinde. Çalışanlarını gözlemliyor, o devasa imparatorluğu kurarken duyduğu o ilkel ve saf ruhu artık tanıyamıyordu. İnsanlık neredeydi? Her küçük fırsat için duyulan o samimi minnettarlık nereye kaybolmuştu? Bu kutsal değerlerin yerini; sadece soğuk bir hırs, acımasız bir rekabet ve halkın her gün karşılaştığı gerçeklikten kopuk, tehlikeli bir kibir almıştı. İşte o gün, zihninde o riskli, tartışmalı ama bir o kadar da gerekli fikir filizlendi: Rıza, kendi kalesinin içinde gerçekte kimin kalmayı hak ettiğini bizzat görmek zorundaydı. En yakın çalışanlarının, hiçbir prestijli üniversitenin veya MBA programının asla öğretemeyeceği o yegane şeye, yani saf bir vicdan ve şefkate sahip olup olmadığını keşfetmeliydi.
O sabah saat tam 09.00’da Rıza telefonu eline aldı ve evini aradı. Sekiz yaşındaki kızı Marina, her zaman gününü aydınlatan o neşeli sesiyle telefonu açtı. Babası planı bir kez daha, sakin bir ses tonuyla anlattı. Marina’nın her şeyi kavradığından ve kendini güvende hissettiğinden emin olmak istiyordu. Babasından sadece kahverengi gözlerini değil, aynı zamanda o keskin adalet duygusunu da miras almış olan küçük kız, bu hayati oyuna coşkuyla katılmayı kabul etti.
Yarım saat sonra, şehrin kalabalığında göze batmayan mütevazı bir araç, Marina’yı Altan binasına iki blok ötede bıraktı. Küçük kız, ailenin emektar yardımcısı Zehra Teyze’nin torunundan ödünç aldığı, kasten yıpratılmış ve rengi solmuş giysiler giymişti. Omuzlarında, bu karakterizasyonun en vurucu parçası olacak olan boş teneke kutularla dolu ağır bir plastik torba taşıyordu. Saçları hafifçe dağınıktı ve Rıza, karısına Marina’nın o çok sevdiği renkli tokalarını ve aksesuarlarını takmaması konusunda kesin talimat vermişti.
Marina’yı kameraların kör noktasından devasa döner kapıya doğru yaklaşırken kameralardan izleyen Rıza’nın yüreği burkuldu. İçindeki bir ses her şeyi aniden iptal etmesini, koşarak aşağı inip o minik bedeni sarıp sarmalamasını fısıldıyordu. Ama diğer yanı, o eski fakir çocuğu hiç unutmamış olan yanı, bu sarsıcı testin geleceği için kaçınılmaz olduğunu biliyordu.
Marina, döner kapıyı geçmek için bütün gücünü verdi. Omuzundaki teneke kutu torbası küçük ellerinden neredeyse kayıp gidecekti. Sonunda lobiye adım attığında, mekanın göz kamaştıran ihtişamı karşısında çocuk gözleri fal taşı gibi açıldı. Tavan altı metre yükseklikte yükseliyor, kristal avizeler sarkan devasa mücevherler gibi parlıyor ve Portekiz mermer zemin o kadar kusursuz parlıyordu ki, küçük kız kendi bulanık yansımasını bile görebiliyordu. Çevredeki çalışanlar ise adeta birer robot gibi aceleyle oradan oraya koşturuyordu. Koyu renkli, kusursuz takım elbiseleriyle erkekler, yüksek topuklu ayakkabılarıyla kadınlar; hepsi markalı deri evrak çantaları ve yüzlerindeki donuk, ciddi ifadelerle akıp gidiyordu. Kimse o lüks ve steril ortamda, oraya ait olmayan küçük bir çocuğun varlığını fark etmiyor ya da etmek istemiyordu.
Marina, adımlarını seyrelterek resepsiyon bankosuna yürüdü. İleri teknoloji ürünü bilgisayarların arkasında oturan iki kusursuz giyimli kadın vardı. Bunlardan biri olan Fatma, mükemmel taranmış saçları ve üzerindeki taşlarla süslenmiş tırnaklarıyla dikkat çekiyordu; diğeri Zeynep ise adeta lüks bir moda dergisinin kapağından fırlamış gibi kusursuz bir makyajla oturuyordu. Küçük kız parmak uçlarına kadar yükseldi, bankonun yüksekliğine ulaşmaya çalışarak cılız ama net bir sesle konuştu: — Lütfen… bana bir bardak su verebilir misiniz?
Marina’nın masum sesi lobide yankılandı ama tamamen görmezden gelindi. Fatma sanki hiçbir şey duymamış gibi klavyesinde yazmaya devam etti. Zeynep ise ekranından başını bile kaldırmadı. Marina biraz daha yüksek sesle, titreyen bir ses tonuyla tekrar denedi: — Affedersiniz… çok susadım. Bir bardak su içebilir miyim, lütfen?
Bu sefer Fatma sinirle yazmayı bıraktı. Yavaşça başını kaldırıp aşağı baktı; sanki o küçük çocuğa bakmak onun için devasa bir işkenceydi. Yüzü derin bir tiksintiyle buruştu: — Kızım, senin yerin burası değil! Elindeki o iğrenç torbayla tüm mermer zemini kirleteceksin, defol git dışarıda ara suyunu!
Zeynep de dayanamayıp söze katıldı ve tepkisi daha da sert oldu. Sandalyesinden kalkarak bankonun etrafından dolaştı, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde Marina’ya doğru yürüdü: — Seni buraya kim soktu huh? Burası küresel bir holding binası, alışveriş merkezinin yemek alanı değil! Güvenliği çağırmadan hemen şimdi buradan defol git!
Yirmi üçüncü kattaki monitörün başında duran Rıza, öfkeden yumruklarını öyle bir sıktı ki parmak eklemleri bembeyaz kesildi. O kadınların sarf ettiği her bir kelime, doğrudan kalbine saplanan paslı birer bıçak gibiydi. Fatma’yı üç yıldır tanıyordu; onu her zaman işine bağlı, verimli ve profesyonel biri olarak bilmişti. Zeynep ise eski bir müdürün özel tavsiyesiyle işe alınmıştı. Her ikisi de piyasa ortalamasının çok üzerinde cömert maaşlar, özel sağlık sigortaları alıyor ve İstanbul’un en prestijli adresinde çalışmanın konforunu yaşıyordu. Ve şimdi, sadece bir bardak su isteyen korunmasız bir çocuğa, adeta sokak köpeği gibi davranıyorlardı.
Marina, yediği bu acımasız azarlar karşısında korkuyla bir adım geri çekildi. Elleri teneke kutu torbasını sıkıca kavradı ve gözlerinin yanmaya başladığını hissetti. Ama babasına verdiği sözü hatırladı; güçlü olmak zorundaydı. — Sadece biraz su istiyorum… Lütfen, çok susadım.
Resepsiyonistlerin yeniden bağırmasına fırsat kalmadan, koridorun yankılanan sert bir erkek sesiyle bölündü. — Burada neler oluyor?!
Güvenlik şefi Murat Can, kendinden emin ve tehditkar adımlarla olay yerine doğru yaklaşıyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu, bu fiziksel ve otoriter duruşunu çalışanlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanan sert bir adamdı. Rıza onu iki yıl önce uluslararası şirketlerdeki güvenlik deneyimi nedeniyle işe almıştı. Murat Can, Marina’yı başından aşağı süzdü ve yüzü anında derin bir hoşnutsuzlukla sertleşti: — Fatma, bu piçi buraya nasıl soktun? Döner kapıdan sızdı herhalde müdür bey… Ben hemen atıyorum dışarı.
Murat Can, Marina’nın önüne kadar gelip onun boyuna erişebilmek için yarı yarıya eğildi. Ancak aralarında tiksintisini açıkça belli eden küçümseyici bir mesafe bırakarak tısladı: — Dinle beni ufaklık! Burası dileneceğin, çöp toplayacağın ya da hayır arayacağın bir yer değil. Defol git başka kapıya! — Ben dilenmiyorum! Sadece bir bardak su istedim, hepsi bu! Marina’nın sesi artık titriyordu ama gururla başını dik tutuyordu. — Su mu? Buradaki su filtrelenmiş, ithal ve sadece çalışanlar içindir; herkesin harcı değil! Üstelik o pis torbanla yerleri mahvettin. Temizlik ekibini sırf senin yüzünden alarma geçirmek zorunda kalacağım!
Zeynep de pis bir sırıtışla araya girdi: — Haklısın Murat. Bu mermerlerin bakım maliyetinin ne kadar olduğunu biliyor musun sen? Hayatın boyunca teneke toplayarak kazandığın parayla bile ödeyemezsin!
Bu acımasız kelimeler kırbaç gibi havayı kesti. Marina, gözyaşlarının artık tutamayacağı bir şekilde yanaklarından süzüldüğünü hissetti. Bunlar bir rolün gereği olan sahte gözyaşları değil, o insanların kalpsizliği karşısında duyduğu derin yaralanmanın gerçek damlalarıydı.
Yirmi üçüncü katta Rıza, öfkenin getirdiği bir refleksle ayağa kalktı ve arkasındaki ahşap sandalyeyi şiddetle devirdi. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Çalışanlarının bu denli merhametsiz, bu denli insanlıktan uzaklaşmış olabileceğini asla tahmin edemezdi. İçindeki o ilk dürtü, derhal aşağı inip bu rezalete son vermesi gerektiğini söylese de, testin tam olarak nerede kırılacağını görmek için biraz daha sabretmesi gerektiğini biliyordu.
Aşağıda, Murat Can Marina’yı kolundan yakaladı. Aşırı bir kaba güç kullanmıyordu belki ama küçük kızın kemiklerini acıtabilecek kadar sert bir kavrayıştı bu. — Hadi bakalım küçük hanım, dışarı! Bir daha buranın önünden bile geçmeyeceksin, anladın mı?
Marina kurtulmaya çalıştı ama adamın pençesi çeliktensiz farksızdı. İşte tam o anda, ana lobinin yanındaki basık servis koridorundan farklı, tok ve yaşanmışlık kokan başka bir ses yükseldi: — O çocuktan ellerini derhal çek, Murat!
Herkes başını o tarafa çevirdi. Servis asansörlerinin açıldığı dar koridordan Emine Hanım çıkıyordu. Altmış üç yaşındaydı; gri saçları sade ve pratik bir topuzla toplanmış, üzerine ise Altan Holding’in lacivert temizlik üniforması giymişti. Onlarca yıllık ağır emeğin altında kalmaktan nasırlaşmış ve çatlamış elleri, yıpranmış bir paspas bezini sımsıkı tutuyordu. Emine Hanım, Altan Mühendislik bünyesinde tam on beş yıldır çalışıyordu. En alt kademeden, sıradan bir temizlik görevlisi olarak başlamış; sarsılmaz dürüstlüğü, çalışkanlığı ve insan sevgisi sayesinde şirketin demirbaşlarından biri haline gelmişti. Rıza onu çok iyi hatırlar, yıllar önce gece turlarında onunla yaptığı kısa sohbetlerde kadının asil yüreğine içten içe hayranlık duyardı.
Murat Can, Marina’nın kolunu bırakmak zorunda kaldı ve sabırsız, azarlayıcı bir tonda döndü: — Emine Hanım, işine dön! Bu senin alanın değil, karışma işimize! — Benim işim değil mi?! Sadece bir bardak su isteyen savunmasız bir çocuğu kapı dışarı ediyorsunuz, ne tür vicdansızlar oldunuz siz böyle? Emine Hanım’ın sesi, hiçbir yönetici koltuğunun, hiçbir unvanın satın alamayacağı kadar derin bir ahlaki otorite taşıyordu.
Fatma arkasını dönüp küçümser bir tavırla gözlerini devirdi: — Emine Hanım, affedersiniz ama siz işin dinamiklerini anlamıyorsunuz. Burası kurumsal bir mabet. Herhangi bir dilencinin girip işleyişimizi aksatmasına göz yumamayız. — Herhangi biri mi? O daha bir çocuk be, vicdansızlar!
Emine Hanım hızla Marina’ya doğru yaklaştı, beton zemine diz çöktü ve küçük kızın yüzündeki yaşları şefkatli elleriyle nazikçe sildi. — Gel benimle güzel evladım, korkma. Sana hem buz gibi su vereceğim hem de karnını doyuracak bir şeyler bulacağım mutfakta.
Murat Can bir adım öne atılarak yolu kesti, gözleri öfkeden dönmüştü: — Sen bu piçi nereye götürüyorsun öyle? Aklını mı yitirdin sen! Rıza Bey’in bu şirketin imkânlarını sokaktaki dilencilere peşkeş çektiğini duyarsa ne yapacak sanıyorsun?
Emine Hanım yavaşça ayağa kalktı. Boyu Murat Can’dan kısa olmasına rağmen, bakışlarındaki o sarsılmaz gurur adamı bir an için geri adım atmaya zorladı: — Ben on beş yıldır bu şirketteki Rıza Bey’i tanıyorsam; o adam susamış bir çocuğa asla ve asla sırtını dönmez. Ve eğer dönecek kadar değiştiyse, ona duyduğum tüm saygıyı bu dakika kaybederim!
Emine Hanım’ın bu cesur sözleri mermer lobide yankılandı. Çevreye toplanan diğer çalışanlar olanları şaşkınlıkla izliyordu. Zeynep ise vakit kaybetmeden masadaki telefonuna sarıldı: — Ben hemen Oğuz Bey’i arıyorum. Bu disiplinsizliği ve kepazeliği o çözecek!
Yirmi üçüncü kattaki monitörden her şeyi izleyen Rıza, bu kez kaşlarını çattı. Oğuz Kılıç, şirketin genel müdürü ve idari konulardaki sağ koluydu. Rıza’nın üç yıl önce bizzat terfi ettirdiği, şirketin geleceğini emanet ettiği adamdı. Zeynep telefonla konuşurken, Emine Hanım şefkatle Marina’nın elini tuttu. Marina, etrafındaki o buz gibi, düşmanca yüzlere baktıktan sonra, bu yaşlı kadının nasırlı ama sıcak eline sımsıkı tutundu. Murat Can son bir hamleyle engel olmaya yeltendiyse de, Emine Hanım’ın üzerinden yayılan o devasa insanlık duvarı karşısında öylece kalakaldı.
İkinci kata, çalışanların ortak mutfağına geçtiklerinde, içeride üç temizlik görevlisi daha moladaydı. Geniş gülümsemesiyle bilinen Cemile yemeğini mikrodalgada ısıtıyor, otuzlu yaşlarının başında olan Selin plastik bardakta kahvesini yudumluyor, grubun en sessiz ve sakin üyesi Nevin ise bir bulmaca dergisini inceliyordu. Kapının açılmasıyla birlikte üçü de başlarını kaldırdı. Cemile endişeyle sordu: — Hayırdır Emine Hanım, bu çocuk kim? — Aşağıda buldum kızlar… Lobideki o kalpsizler, sırf su istediği için bu yavrucağa adeta köpek muamelesi yapıp kovuyorlardı.
Selin hemen öfkeyle soludu: — Hiç şaşırmadım! O Murat Can zaten baştan aşağı kibir abidesi, resepsiyondakiler de kendilerini bir şey sanıyor.
Nevin anında ayağa kalkıp sebilin yanına koştu, temiz bir bardak alıp içine buz gibi su doldurdu ve nazikçe Marina’ya uzattı: — Al bakalım güzel evladım, yavaş yavaş iç, boğazın serinlesin.
Marina bardağı iki eliyle sanki dünyadaki en kıymetli hazineymiş gibi kavradı ve minik yudumlarla içti. O sırada Cemile kendi beslenme çantasını açtı: — Dur bakalım, benim öğle yemeğim duruyor burada. Pilav, fasulye ve ev yapımı tavuk var; hala sıcağını koruyor, senin için ısıtayım hemen. — Yok teyze, zahmet etmeyin, ben sadece su istemiştim… Marina çekinerek geri çekilmeye çalıştıysa da, Emine Hanım omzuna sarılıp onu sandalye oturttu: — Açsın sen evladım, sakın sakın utanma. Biz burada ekmeğimizi de, derdimizi de bölüşmeyi biliriz.
Yirmi üçüncü kattaki özel odasında, Rıza gizli kamera sisteminden bu manzarayı izlerken boğazına bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. O dört kadın; kendi evlerinden getirdikleri kısıtlı yemekleri, tek bir tereddüt bile etmeden tanımadıkları bu yabancı çocuğa sunuyorlardı. Peki onlara ne kadar ödüyordu? Asgari ücret, belki biraz üzerinde bir rakam… Oysa aşağıda, on beş kat yukarıda kendisinden on kat daha fazla maaş alan o beyaz yakalı yöneticiler, bir bardak suyu bile bir çocuğa çok görmüştü.
Tam o sırada ofisinin dahili hattı çaldı. Özel sekreteri Gizem’in endişeli sesi duyuldu: — Rıza Bey, Oğuz Bey çok acil olarak sizinle görüşmek üzere kapıda bekliyor. — Gönder gelsin Gizem.
Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve Oğuz Kılıç içeri girdi. Kusursuz gri takım elbisesi, şakaklarındaki kır düşmüş modern saçları ve yüzündeki bastırılmış öfke ifadesiyle tam bir kurumsal profesyonel portresi çiziyordu. — Günaydın Rıza Bey. Sabahın bu saatinde huzurunuzu kaçırdığım için üzgünüm ama zemin katta yaşanan skandalı size hemen bildirmem gerekiyordu. — Dinliyorum Oğuz, ne olmuş zemin katta? — Temizlik personelimizden Emine Hanım, alt katta son derece utanç verici bir krize sebep oldu. Dışarıdan gelen disiplinsiz bir dilenci çocuk lobiye sızmış, güvenlik şefimiz müdahale ederken Emine Hanım kuralları hiçe sayarak sürece tamamen uygunsuz bir şekilde müdahale etmiş. — Uygunsuz derken? — Güvenlik şefimiz Murat Can’la herkesin ortasında laf dalaşına girmiş, resepsiyon protokolünü sorgulamış ve üstüne üstlük o çocuğu yetkisiz bir şekilde personel mutfağına götürmüştür! Şirketin imkânlarını bu tür sokak insanlarına açmak kabul edilemez bir zafiyettir.
Rıza yüz ifadesini tamamen nötr tutmaya çalıştı ama içindeki volkan patlamaya hazırdı: — Aç bir çocuğa bir tabak yemek ve su vermenin neresi zafiyet, Oğuz? — Zafiyet mi?! Rıza Bey, bizim bu binada korumamız gereken devasa bir imajımız var! Biz inşaat sektörünün zirvesindeyiz; müşterilerimiz, uluslararası yatırımcılar, İstanbul’un en üst düzey elitleri buraya geliyor. Eğer binamızın bir hayır kurumuna dönüştüğü dedikodusu yayılırsa, borsadaki itibarımız ve prestijimiz zedelenir!
Rıza yavaşça ayağa kalktı, devasa camın önüne gelerek İstanbul’un boğaz manzarasını seyrederken sakin bir sesle sordu: — Oğuz, en son ne zaman gerçek anlamda açlık çektin hayatında? — Ne?! Bu nasıl bir soru şimdi Rıza Bey? Şükürler olsun ben hiç aç kalmadım, köklü ve düzenli bir aileden geliyorum. — Ben çektim, Oğuz. Ben çok açlık çektim. Kardeşlerimle birlikte dörtte bir haşlanmış patatesi günlerce paylaştığımız, geceleri mideme sadece şekerli su girerek uyuduğum sabahlara şahidim ben. — Geçmişteki bu ilham verici hikayenize hepimiz saygı duyuyoruz Rıza Bey ama tam da bu yüzden bugün bu standartları bu kadar sıkı tutmamız gerekiyor!
Rıza birden arkasını döndü, gözlerindeki o buz gibi parıltıyla üstüne yürüdü: — Burayı fakirken beni aşağılayan o zalimlere benzemek için inşa ettiğimi mi sanıyorsun sen? — Mesele aşağılama meselesi değil, tamamen protokol meselesidir! — Protokolünüzü da başınıza çalın! Bir çocuğa bir bardak su vermekten aciz bir protokolün manası ne?
Oğuz derin bir nefes alıp profesyonelliğini korumaya çalıştı: — Duygusal yaklaşıyorsunuz Rıza Bey. Mütevazı kökeniniz sizi bu tip durumlarda hassaslaştırıyor biliyorum ama profesyonel bir holdingi duygularla yönetemeyiz. Emine Hanım hiçbir yetkisi yokken emirlere karşı gelmiştir ve ben idari amir olarak bu disiplinsizliğe göz yumamam. — Ne yapacaksın peki? — Haklı nedenle işten çıkaracağım onu. Güvenlik şefinin emirlerine uymamak, kamusal alanda kaosa neden olmak ve şirket varlıklarını izinsiz kullanmak suçlarından ötürü savunmasını almadan fesih evrakını hazırlıyorum.
Rıza, midesine indirilmiş bir yumruk gibi hissetti bu sözleri. Emine Hanım’ı mı işten çıkaracaktı? O koca binada tek bir damla şefkat gösteren, insanlığını kaybetmemiş o yegane kadını mı kapı önüne koyacaktı? — Bunu yapamazsın, yetkin yok! — Yapabilirim ve yapıyorum Rıza Bey! Personel kadrosunu yönetme yetkisini bizzat bana verdiniz. Eğer şimdi bu zafiyete göz yumarsam, diğer çalışanlar üzerindeki tüm otoritemi ve saygınlığımı kaybederim. — Saygı mı? Altmış yaşında bir kadını sırf bir çocuğa su verdiği için kapı dışarı ederek mi saygı kazanacaksın? — Kuralların uygulandığını göstererek kazanacağım. Gerekli gördüğüm işlemi uyguluyorum, kusura bakmayın.
Oğuz arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde durdu ve ekledi: — Ah bu arada Rıza Bey, Murat Can’la da görüşmenizi tavsiye ederim; yaşananlardan oldukça rahatsız oldu, onun motivasyonunu yüksek tutmamız şart. — Merak etme Oğuz, Murat Can’la bizzat ve çok özel bir konuşma yapacağım, kapıyı kapat çıkarken.
Oğuz odadan çıktığında, Rıza hemen monitörlere döndü. Mutfakta Marina yemeğini bitirmiş, Emine Hanım ise küçük kızın ağzını nazikçe siliyordu. Ama bu sıcak tablonun çok kısa süreceğini biliyordu; çünkü iki kat aşağıda Oğuz Kılıç, İnsan Kaynakları departmanında o acımasız fesih evrakını çoktan imzalatmak üzere harekete geçmişti.
İki saat sonra, Emine Hanım İK departmanından gelen resmi bir telefonla çağrıldı. Servis asansöründen inip beşinci kata çıktığında, üzerindeki lacivert üniformasıyla ellerini tozlu önlüğüne siliyordu. Onu bekleyen fırtınadan tamamen habersizdi. İnsan Kaynakları Koordinatörü Aslı Yılmaz’ın odasının kapısı aralıktı. Emine Hanım hafifçe vurdu ve içeri girdi. — Oturunuz Emine Hanım. Aslı’nın sesi bu kez her zamankinden daha soğuk ve keskin yankılandı. Masanın üzerindeki kalın dosya açıktı. — Bugün zemin katta yaşanan malum olayla ilgili Oğuz Bey’den resmi raporu aldım. Bir çocuğa yardım ettiğinizi söylüyorsunuz ama güvenlik protokollerini hiçe saydınız. — Kızım, o sadece yardıma muhtaç bir çocuktu… Su istiyordu! — Bu bir haklı/haksız meselesi değil Emine Hanım, hiyerarşi ve şirket disiplini meselesidir. Murat Can görevini yapıyordu ve siz doğrudan itaatsizlik yaptınız. Ayrıca şirket mutfağını izinsiz kullandınız.
Emine Hanım’ın kanının beynine sıçradığını hissettiği an o andı: — İzinsiz kullanım mı? Kendi evimden getirdiğim, kendi paramla aldığım yemeği paylaştım ben! — Şirket tesislerini izinsiz amaçla üçüncü şahıslara açtınız ve emsali görülmemiş bir disiplinsizlik yarattınız. Maalesef Oğuz Bey’in talimatıyla iş akdinizi haklı nedenle, kıdem ve ihbar tazminatı ödenmeksizin feshetmek zorundayım. Şu evrakı imzalayın ve eşyalarınızı toplayıp bugün binayı terk edin.
Bu kelimeler Emine Hanım’a yıldırımlar gibi çarptı. Kıdem tazminatı yok muydu? On beş yılın emeği, iki otobüs değiştirerek sabahın kör karanlığında kaldığı yollar, dökülen alın teri bir kalemde siliniyor muydu? — Kızım yapmayın… Benim bakmak zorunda olduğum torunum var, ödenmemiş faturalarım var. Nasıl yaparım ben bu yaştan sonra? — Üzgünüm Emine Hanım, karar yönetim tarafından verildi. Prosedür bu.
Tam o sırada odanın kapısı sertçe açıldı. Cemile, Selin ve Nevin soluk soluğa içeri daldılar. Diğer çalışanlardan durumu öğrenen üç kadın koşa koşa gelmişti. — Ne demek işten çıkarıyorsunuz?! diye kükredi Cemile. — Burası özel bir toplantı odası, lütfen dışarı çıkın! dedi Aslı panikle. — Özel falan değil! Emine Hanım on beş yıldır bu binanın onurudur! Eğer onu bu haksızlıkla atıyorsanız, bilin ki biz de burada bir dakika bile durmuyoruz! — Saçmalamayın hanımlar, istifa ederseniz kıdem alamazsınız! — Olsun! dedi Nevin gözlerinde yaşlarla. Şerefli bir yoksulluk, sizin bu parıltılı ama çürümüş kofanalarınızdan katbekat değerlidir! Biz Emine Hanım’ı yalnız bırakmayacağız!
Yirmi üçüncü kattan tüm bu sahneyi kulaklığı ve monitörleri aracılığıyla takip eden Rıza Altan, sandalyesinden yavaşça kalktı. Artık bekleme süresi sona ermişti. Ceketini düzeltti, asansör düğmesine bastı ve binanın kalbine doğru yürümeye başladı. Kül ve ateşin ortasından yükselen adalet fırtınası, şimdi tüm binayı sarmak üzereydi.
Asansör beşinci kata ulaşıp kapıları açıldığında, koridordaki kalabalık şaşkınlıkla sustu. Karşılarında, şirketin görünmeyen, azametli sahibi Rıza Altan duruyordu. Yüzündeki buz gibi ifade ve gözlerindeki o kararlı pırıltı herkesi dehşete düşürdü. Oğuz Kılıç hemen panikle öne atıldı: — Rıza Bey… Siz buraya kadar neden zahmet ettiniz? Biz burada küçük bir idari disiplin sorununu çözüyorduk da…
Rıza, Oğuz’un yüzüne bile bakmadan doğrudan masanın başında oturan Aslı’ya ve elleri titreyen Emine Hanım’a doğru yürüdü. Emine Hanım’ın ellerini nazikçe kendi ellerinin arasına aldı; o nasırlı elleri sıkıca sıkarak gözlerinin içine baktı: — Sen on beş yıldır bu binanın zeminini sildin Emine Hanım ama asıl bizim bu kirlenmiş ruhlarımızı temizlemişsin. Sen bu şirketin en şerefli çalışanısın. Hiçbir yere gitmiyorsun.
Oğuz şoke olmuş bir halde kekeledi: — Ama Rıza Bey… Protokol? Şirket imajı? Güvenlik? — Kes sesini Oğuz! Rıza’nın gürleyen sesi koridorun beton duvarlarında yankılandı. Senin o bahsettiğin protokol, insanlığı dışlayan bir kibir yuvasına dönmüş. Derhal o hazırladığın alçakça fesih evrakını yırt at!
Rıza başını çevirip kapıda bekleyen Murat Can, Fatma ve Zeynep’e baktı. Her birinin yüzündeki o kibirli maske çoktan düşmüş, yerini buz gibi bir korkuya bırakmıştı. — Murat Can, Fatma ve Zeynep… Siz üçünüz, bugünden, bu dakikadan itibaren Altan Mühendislik’ten kovuldunuz! Şirket kartlarınızı masaya bırakın ve bir saniye bile durmadan bu binayı terk edin! Sizin o yüksek standartlarınız da, o parıltılı lüksünüz de başınıza çalınsın. Bir bardak suyu bir çocuğa çok gören zihniyetin bu binada bir saniye bile yeri yoktur!
Oğuz Kılıç kıpkırmızı kesilen yüzüyle mırıldandı: — Ama efendim, benim emeklerim… — Senin emeklerin bu şirketin ruhunu satmakla geçmiş Oğuz. Şimdi sen de eşyalarını topla ve o kusursuz İtalyan ayakkabılarınla bu kapıdan dışarı çık!
Koridorda derin, nefes kesen bir sessizlik hakim oldu. Emine Hanım gözyaşları içinde Rıza’ya sarılırken, arkadaki temizlik görevlisi kadınlar bu zaferin gururuyla birbirlerine baktılar.
İşte o gün, Altan Holding sadece kötü niyetli yöneticilerinden değil; yıllardır üzerine sinmiş olan o soğuk kurumsal kirden de tamamen arınmıştı. Döner kapıdan dışarı süzülen sivil sedan aracın arka koltuğunda oturan küçük Marina, babasının omuzlarına geri dönen adalet yükünün hafifliğiyle gülümserken, İstanbul’un gri gökyüzü ilk defa bu kadar berrak ve masmavi görünüyordu.