Karadeniz’in Gri Sularında Onur Mücadelesi: Nehir’in Destanı
Giriş: Soğuk Betonun Üzerindeki Sessizlik
Tatbikatta komutan “Sen kimsin?” diye sordu. Ve ben “Deniz Kuvvetleri Komutanıyım” dediğimde, ortalık derin bir sessizliğe büründü. O sessizlik birkaç saniyeden fazla sürmedi belki ama bana sonsuzluk gibi geldi. Gölcük’teki simülasyon operasyon merkezinin ortasındaydım. Daha yaşlı subaylarla çevrelenmiştim; hemen hepsi erkekti ve üzerimdeki her bakışın o ağır yükünü iliklerime kadar hissediyordum. Tam olarak açık bir güvensizlik değildi bu, daha ince, daha sinsi bir şeydi. Sanki yersiz, anlamsız bir şey söylemişim gibi kibar bir inanmazlık türüydü. Komutan başıyla onayladı, kağıdına birkaç şey karaladı ve devam etti. Kimse tek kelime yorum yapmadı ama o an ruhumda silinmez bir iz gibi kazındı. Kim olduğumu kanıtlamam gereken ne ilk seferdi bu, ne de son olacaktı.
1. Mersin Limanı’ndan Tuzla’nın Sert Rüzgarlarına
Adım Nehir. Otuz dört yaşındayım ve Akdeniz’in Toros dağları ile buluştuğu güneydeki o güzel liman şehri Mersin’de doğdum. Limanı geçen devasa gemileri izleyerek, balıkçıların ve rıhtım işçilerinin tuz kokulu hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Çok küçük yaşlardan beri o muazzam dünyanın ayrılmaz bir parçası olmak istediğimi biliyordum. Babam gümrükte çalışıyordu, annem ise öğretmendi. Üç erkek kardeşin arasındaki tek kız çocuktum. Küçüklüğümden beri aynı ilgiyi, aynı saygıyı görebilmek için kardeşlerimden her zaman daha güçlü, daha hızlı ve çok daha kararlı olmam gerektiğini hissediyordum.
Tuzla’daki Deniz Harp Okulu’na girmek istediğimi aileme söylediğimde babam şaşırmıştı ama beni doğrudan cesaretlendirmemişit. Sadece gerçekten emin olup olmadığımı sormuş ve ben gözlerimi dikip “Evet” demiştim. On yedi yaşındaydım ve bunun benim tek ve gerçek yolum olduğuna dair sarsılmaz bir inancım vardı. Ancak Deniz Harp Okulu, hayal ettiğimden çok daha zordu. Fiziksel olarak değil; antrenmanlar ne kadar zorlu olsa da asıl zorluk duygusal alandaydı. Sınıfımdaki az sayıdaki kadından biriydim ve eşit görülmek için iki kat daha fazla çalışmam gerektiğini çok çabuk öğrendim. Eğitmenler açıkça düşmanca davranmıyordu ama başarısız olacağıma, ilk yılın sonundan önce vazgeçeceğime dair örtük ve sürekli bir beklenti vardı üzerimizde.

Bir keresinde, Marmara Denizi’nde yapılan gece navigasyon tatbikatı sırasında eğitmen beni güverte ekibinin komutasına atamıştı. Soğuk ve keskin bir kış gecesiydi. Deniz son derece dalgalıydı ve herkesin gözünün üzerimde olduğunu, en ufak bir hata yapmamı dört gözle beklediğini hissedebiliyordum. Yapmadım. Tekneyi kusursuz bir hassasiyetle yönlendirdim, her protokolü harfiyen takip ettim. Üsse geri yanaştığımızda eğitmen sadece beklenilen seviyede olduğumu söylemişti. Başka hiçbir şey yoktu; ne övgü, ne bir takdir sözü, ne de bir eleştiri. Ve o an, bir kadın olarak alabileceğim maksimum onayın bu olduğunu acı bir şekilde anladım.
2. Ankara’nın Bürokratik Koridorları ve Gölcük’e Dönüş
Okulda geçirdiğim dört yılın ardından deniz stratejisi, deniz mühendisliği, lojistik ve komuta hakkında öğrenebileceğim ne varsa özümsedim ve sınıfımın ilk on kişisi arasında mezun oldum. Ama teğmen olarak ilk görevimi aldığımda, Ankara’da denizden tamamen uzak, hiçbir gerçek aksiyonu olmayan idari bir göreve atandım. Emirleri sorgulamanın bir seçenek olmadığını bildiğim için itiraz etmeden kabul ettim. Ama içimde derin bir hayal kırıklığı vardı. Dört yılımı bir masanın arkasında oturup paslı raporları gözden geçirmek ve tozlu belgeleri düzenlemek için harcamamıştım. Denizin ortasında olmak, komuta etmek, hayati kararlar almak ve fark yaratmak istiyordum.
Ankara’da üç uzun yıl geçti. Üç yıllık bürokratik rutin, bitmek bilmeyen toplantılar… Erkek meslektaşlarımın tek tek terfi edip operasyonel görevlere gönderildiğini izlerken ben aynı masada kalmaya devam ettim. Şikayet etmedim, sahne yapmadım, kestirme yol aramadım. Sadece işimi kusursuz yaptım. Daha erken geldim, daha geç çıktım ve bekledim. Sonunda beklediğim transfer emri geldi. Türkiye’nin ana deniz üssü olan Gölcük’e gidecektim. Tam olarak hayalimdeki yer olmasa da denize geri dönme fırsatıydı.
Gölcük’e vardığımda üs tam faaliyet halindeydi. Yunanistan’la karasuları anlaşmazlığının en gergin dönemlerinde Ege Denizi’nde görev yapmış tecrübeli bir subay olan Yüzbaşı Erol’un komutasına atandım. İlk gün beni ofisine çağırdı, çay ikram etti ve ne beklediğimi sordu. Öğrenmek, hizmet etmek ve Türkiye’nin deniz güvenliğine katkıda bulunmak istediğimi söyledim. Gözlerimin içine derinlemesine baktı, çayından bir yudum aldı ve sadece beni gözlemleyeceğini söyledi.
3. İlk Büyük Test ve Aksaz Tatbikatı
İlk aylar kıyı devriyelerinin koordinasyonunda, rotaları analiz etmekle geçti. Ve nihayet büyük simülasyon tatbikatı başladı. Komuta merkezindeydim, iletişimleri izliyordum. Devriye gruplarından birini koordine eden subaylardan biri aniden rahatsızlanıp revire kaldırılınca komuta zincirinde kritik bir boşluk oluştu. Yüzbaşı Erol bana dönüp görevi devralıp alamayacağımı sordu. Hiç tereddüt etmeden “Evet” dedim.
Kulaklığı aldım, sorumluluğum altındaki gemilerin durumunu kontrol ettim ve hareketleri kusursuz bir sakinlikle koordine etmeye başladım. Tatbikat bittiğinde Yüzbaşı Erol beni yine ofisine çağırdı. Bu kez çay ikram etmedi ama iyi bir iş çıkardığımı, komuta yeteneği gösterdiğimi ve gelecekteki operasyonlara daha büyük sorumluluklarla dahil edileceğimi söyledi. Bu benim için dönüm noktasıydı.
Sekiz yıllık aktif hizmeti tamamlamıştım. Karadeniz’deki güvenlik operasyonlarına katılmış, Akdeniz’de insani yardım misyonlarını koordine etmiştim. Terfi törenim Gölcük üssünde basitle gerçekleştirildi. Ailem Mersin’den gelmişti; kardeşlerimin ve annemin babamın gözlerindeki gururu görmek her şeye bedeldi. Amiral bana komutan rütbe işaretlerini verdiğinde omuzlarımda yepyeni bir ağırlık ama bir o kadar da yenilenmiş bir kararlılık hissettim.
Terfiden birkaç gün sonra, güneydeki büyük bir deniz üssü olan Aksaz’daki ortak komuta tatbikatına çağrıldım. İşte o an, yazının başında bahsettiğim o trajik ve sessiz an yaşandı. Komutan “Sen kimsin?” diye sordu, “Deniz Kuvvetleri Komutanıyım” dedim ve o buz gibi sessizlik odayı sarıverdi. Ekibimdeki on iki subayın çoğu erkekti ve bazıları benden daha kıdemliydi. Ancak operasyonlar sırasındaki soğukkanlı kararlarım, kriz anındaki pratik zekam ve kriz yönetimi kapasitem sayesinde ekibin saygısını yavaş yavaş kazanmaya başladım.
4. Karadeniz’in Sert Dalgaları ve Sinop Günleri
Aksaz’daki tatbikatın ardından Gölcük’e döndüm ama uzun süre kalmadım. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yüksek rütbeli subaylarından biri olan, Karadeniz filosundan sorumlu Amiral Kemal ile bir toplantıya çağrıldım. İstanbul’daki ofisine vardığımda doğrudan konuya girdi. Aksaz tatbikatı raporlarını incelediğini, Karadeniz operasyonları için Türkiye’nin kuzeyindeki Sinop’ta daha küçük bir üste operasyon komutanlığı için bir kadro olduğunu açıkladı. Özünde yatay bir terfiydi ama Sinop’un daha küçük bir üs olduğunu, kaynakların sınırlı olduğunu ve oradaki ekibin komutada bir kadına alışkın olmadığını açıkça belirtti.
Hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Ekim başında, Karadeniz’in sonbahar mevsimine özgü o yoğun gri tonunu kazandığı zamanda Sinop’a vardım. Üs Gölcük’ten daha izole edilmişti. İlk gün tüm ekibi topladım; profesyonellik, şeffaf iletişim ve kusursuz uygulama beklediğimi söyledim. Kapımın her zaman açık olduğunu belirttiğimde yine o ağır, yargılayıcı sessizlikle karşılaştım.
Sinop’taki günlerim devriyeler, şüpheli balıkçılık faaliyetlerinin denetlenmesi ve zorlu deniz koşullarıyla geçti. Bir gün, kıyıdan uzak bir noktada şüpheli bir tekne tespit ettiğimizde operasyonu bizzat karakol botunun içinden komuta ettim. Deniz son derece dalgalı, rüzgar şiddetliydi. Protokollere uyarak tekneyi durdurduktan ve güvenliği sağladıktan sonra üsse döndüğümde, Sinop’ta ilk defa bazı subayların benimle daha az resmi, daha saygılı bir dille konuşmaya geldiğini gördüm. Artık sadece bir komutan değil, zorlukları aşabilen bir lider olarak kabul görmeye başlıyordum.
Sonuç: Dalgaların Üstünde Bir Kadının İzi
Karadeniz’in soğuk rüzgarları yüzüme çarparken, limana yanaşan gemileri izliyordum. Mersin’deki o küçük kızın hayali, bugün Sinop’un gri sularında gerçeğe dönüşmüştü. Omuzlarımdaki rütbeler kolay alınmamıştı; her biri gözyaşıyla, sabırla, kusursuz bir disiplinle ve erkek egemen bir sistemin ön yargılarına karşı verilen sessiz ama ezici savaşlarla örülmüştü.
Yolun uzun, engellerin bitmek bilmez olduğunu biliyordum. Her yeni gün, her yeni operasyon, orada haklı olarak bulunduğumu kanıtlamak için yeni bir sınav olacaktı. Ama arkama baktığımda, katettiğim mesafenin ve bıraktığım izlerin gururunu hissediyordum. Denizler fırtınalıydı, dalgalar sertti; ancak ben Nehir’dim ve bu devasa okyanusta kendi yolumu kendi ellerimle çizmiştim.
.
.
https://www.youtube.com/watch?v=b7ywgw3VFoI