Kışın Çeliği ve Onurun Bedeni: Defne’nin Sessizlik Direnişi
Giriş: Eskişehir Üssü’nün Donmuş Sabahı ve İlk Kıvılcım
Aralık ayının o buz kesen sabahında, Orta Anadolu platosunun sert rüzgarı Eskişehir Askeri Üssü’nün geniş talim sahasını acımasızca süpürüyordu. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüş, kar habercisi bulutlar alçaktan geçiyordu. Askeri araçların egzozlarından çıkan dumanlar havada hızla dağılıyor, yemekhaneden yayılan güçlü çay kokusu mazot kokusuna karışıyordu. Eldivenlerime rağmen parmaklarım uyuşmuştu; soğuk, kemiklerime kadar işliyordu.
Adım Defne. Yirmi dört yaşındayım ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde uzman çavuşum.
Üçüncü sırada, milimetrik bir kusursuzlukla hizalanmış şekilde duruyordum. Beş yıllık hizmetim boyunca öğrendiğim en temel kural, disiplinin asla bozulmaması gerektiğiydi. Ancak o sabah, o soğuk aralık gününde başıma fırlatılacak bir kaskın kariyerimi tamamen değiştireceğini ve vereceğim tepkinin 276 askeri mutlak bir sessizliğe büründüreceğini henüz bilmiyordum. Etrafımda deneyimli askerler ve tedirgin acemiler, birliğin en korkulan subayı olarak bilinen Yüzbaşı Mehmet Korkmaz’ın gelişini bekliyorlardı. Koridorlarda fısıldanan söylentilere göre, Korkmaz komutası altındaki kadın askerlere karşı özellikle sert, hatta düşmanca tavırlar sergileyen biriydi.
Askeri çizmelerinin donmuş betona çarptığı metalik ses, onu daha görmeden önce yaklaşımını haber veriyordu. O an, sırtımda sadece standart askeri çantayı değil, aynı zamanda bu piyade bölüğündeki üç kadın askerden biri olmanın getirdiği görünmez ve ağır yükü de taşıdığımı bir kez daha hissettim.
İzmir yakınlarındaki küçük bir kasabada, babası makinist, annesi ilkokul öğretmeni olan mütevazı bir ailenin kızı olarak büyüdüm. Üsse ilk adım attığım günden beri yetkinliğimi her gün, her dakika kanıtlamak zorunda olduğumu biliyordum. Burada iyi olmak asla yetmezdi; mükemmel olmak zorundaydım. Önceki yıllarda atış talimlerinde, fiziksel dayanıklılık testlerinde ve taktik operasyonlarda sürekli öne çıkmıştım. Nişancılığım en şüpheci eğitmenler tarafından bile takdir edilmiş, baskı altında sergilediğim soğukkanlı liderlik kapasitesi 23 yaşında uzman çavuşluğa terfi etmemi sağlamıştı. Bu, özellikle kadın bir asker için azımsanmayacak bir başarıydı. Ancak bazı üst düzey subayların beni hala geleneksel olarak tamamen erkek egemen olan bu dünyada “istenmeyen bir misafir” gibi gördüğünün de farkındaydım.
Bölüm I: Yüzbaşı Korkmaz’ın Gölgesi ve Teftişin Gerilimi
Yüzbaşı Mehmet Korkmaz nihayet idari binadan çıktı. Kusursuz bir şekilde ütülenmiş, hizalanmış üniforması, her an patlamaya hazır sert ve çatık kaşlı ifadesiyle tezat oluşturuyordu. Kırk bir yaşında, on sekiz yıllık askeri kariyeri boyunca inşa ettiği katı bir otoriteye sahipti. İki yurt dışı görevi ve vatana hizmet madalyaları göğsünde parlıyordu. Küçük ve nüfuz edici gözleri, ne kadar küçük olursa olsun en ufak bir hatayı yakalamak için programlanmış gibiydi.
Sıralar boyunca yürürken her askeri neredeyse obsesif bir titizlikle inceliyordu. Gözlerimi karşıda sabit bir noktaya dikmiştim; nefesimin soğuk havada büyük bulutlar oluşturmaması için kontrollü nefes alıp veriyordum. Askeri protokol zihnime ikinci bir doğa olarak kazınmıştı: Dik duruş, çene yukarı, kollar vücuda hizalı, ayaklar omuz genişliğinde.
İşte o an, doğrudan önümde durdu.
Sahadaki sessizlik daha da yoğunlaştı. Sanki rüzgar bile bizimle birlikte nefesini tutmaya karar vermişti. Mevcut 276 askerin bakışlarının ağırlığını omuzlarımda hissediyordum. Bu his bana yabancı değildi ama midemde her seferinde aynı soğuk boşluğu yaratıyordu. Yüzbaşı, üniformamı abartılı bir dikkatle incelemeye başladı. Ceketimin düğmelerinden omuzlarımdaki amblemlerin hizasına kadar her detayı gözden geçirdi.
Sonunda gözleri kaskımda odaklandı. İfadesinde daha önce hiçbir teftişte görmediğim karanlık bir şey sezüldü. Bu sadece kıdemli bir subayın standart sertliği değildi; kişisel bir meseleydi. Sanki varlığım onun otoritesine ve inandığı dünyaya doğrudan bir hakaretti.
Bölüm II: Kaskın Fırlatılışı ve İçimdeki İsyan
Kaskımı başımdan ani bir hareketle çıkardı. Düzenli bir topuz halinde dikkatlice toplanmış koyu saçlarımın bazı telleri bu sert hareketle çözülüp serbest kaldı. Askeri protokol, eğitim sırasında kadın saçının kask altında tamamen gizlenmesini emrederdi; en ufak bir tel bile ceza sebebi sayılabilirdi. Kaskı her açıdan inceledi, mikroskobik bir kusur aradı. Ancak o kaskın kusursuz olduğunu biliyordum; bir önceki gece her santimini parlatmış, tek bir leke dahi bırakmamıştım.
Havadaki gerginlik elle tutulur bir boyuttaydı. Diğer askerler tam dikkat pozisyonunda kımıldamadan duruyordu ama herkesin gözünün ucuyla bizi izlediğini biliyordum.
Ve sonra, askeri kariyerimde asla unutamayacağım o olay gerçekleşti. Yüzbaşı Korkmaz kaskı iki eliyle kavradı, başının üzerine kaldırdı ve hiçbir mantıklı gerekçe olmaksızın, gereksiz bir öfkeyle doğrudan göğsüme fırlattı!
Darbe beni bir adım geriye savurmaya yetecek kadar güçlüydü. Metalin üniformama çarpma sesi, talim sahasında patlayan bir silah sesi gibi yankılandı. Ardından gelen sessizlik mutlak ve boğucuydu. Rüzgar bile dinmişti. İki yüz yetmiş altı asker hareketsiz kalmıştı ama kolektif şoku derinden hissediyordum. Beş yıllık hizmetim boyunca hiçbir üst subayın rutin teftiş sırasında bir asta fiziksel şiddet uyguladığına ne şahit olmuştum ne de duymuştum.
Kask ayaklarımın dibine düşmüş, betona çarparak çınlamıştı. Aşağı baktım; ekipmanımın bir çöp gibi yere atıldığını gördüm. İçimde yıllardır bastırdığım, demirden bir öfke alevi yükseldi. Bu sadece kişisel bir aşağılanma değildi; adaletsizliğe, cinsiyetim nedeniyle maruz kaldığım gizli ve açık tüm önyargılara karşı patlamaya hazırdı.
Bölüm III: Karar Anı ve Onurun Sınırı
Yüzbaşı önümde dikiliyor, kötü gizlenmiş bir tatminle tepkimi bekliyordu. Daha büyük bir disiplin cezası almamı sağlayacak bir öfke patlaması arıyordu. Zihnim hızla çalışmaya başladı. Askeri akademideki eğitmenlerimiz, bir askerin en aşırı provokasyonlarda bile soğukkanlılığını koruması gerektiğini, öz kontrolün profesyonel askeri sivilden ayıran en temel unsur olduğunu öğretmişti.
Ancak o an, kaskıma bakarken, çok daha derin bir şeyin test edildiğini hissettim: İnsan olarak onurum. Hiyerarşik konum ne olursa olsun, her bireyin hak ettiği temel saygı.
Yavaşça eğilip kaskı yerden aldım. Metal ellerimin arasında buz gibiydi. Ayağa kalkarken üzerindeki tozu yavaşça silkeledim. Yüzbaşı kollarını göğsünde kavuşturmuş, kibirli bir sırıtışla bana bakıyordu. Kelimeler olmadan şunu söylüyordu: “Gördün mü? Elinden hiçbir şey gelmez.”
Tam o sırada, Kore Savaşı’nda savaşmış olan büyükbabamın kulaklarımda çınlayan sözlerini hatırladım: “Gerçek bir askeri şeref, sadece emirlere körü körüne itaatle değil, haksızlığa uğradığında o şurubu savunma cesaretiyle ölçülür.”
Kaskı tekrar başıma yerleştirdim. Harekelerim son derece kontrollü ve sakindi. Doğrudan gözlerinin içine baktım. Bu bir meydan okuma değil, saf bir onur duruşuydu.
Bölüm IV: Yakın Dövüş ve Tarihi An
Yüzbaşı Korkmaz, tepkisizliğimi ve boyun eğmeyişimi hazmedememiş gibi bir adım daha attı. Kişisel alanımı, askeri yönetmelikleri açıkça ihlal ederek ihlal etti. Yüzü benimkinden sadece birkaç santim uzaktaydı. Boyu benden uzundu ve bunu bir korkutma taktiği olarak kullanıyordu.
Gözlerinde o tehlikeli parıltıyı gördüm. Sağ elini açık bir avuç içiyle kaldırdı; bu, yüzüme bir tokat indirmeye hazırlandığının kusursuz bir kanıtıydı. Zaman adeta durdu. İzmir’deki ailemi, bu üniformayı giymek için çektiğim çileleri ve arkamdan gelen tüm genç kadınları düşündüm. Eğer burada boyun eğersem, buradaki varlığımızın anlamı kalmazdı.
Beş yıllık aktif hizmetim boyunca mükemmelleştirdiğim yakın dövüş ve öz savunma refleksi içgüdüsel olarak devreye girdi.
Eli yüzüme yaklaşırken, kendimi bile şaşırtacak bir hızla hareket ettim. Sol elimle sağ bileğini demir gibi bir kavrayışla yakaladım. Sağ elimle ise aynı anda sol omzundan kavradım. Yüzündeki kibirli ifade anında yerini şaşkınlığa ve ardından korkuya bıraktı. Askeri kariyeri boyunca hiçbir astın, özellikle de bir kadının kendisine fiziksel olarak karşılık vereceğini asla hesaba katmamıştı.
Yarattığım bu anlık denge kaybından faydalanarak, öğrendiğim savunma tekniklerini uyguladım. Kendi ağırlığını ve öfkesini kendisine karşı kullanarak onu ustaca döndürdüm ve kontrollü ama sert bir hareketle donmuş betona sarstım!
Yere çarpma sesi talim sahasında adeta gök gürültüsü gibi yankılandı.
Bölüm V: 276 Askerin Sessizliği ve Gerçeğin Ortaya Çıkışı
Yüzbaşı Korkmaz betona serilmişti. Çevredeki 276 asker çıt çıkarmadan, adeta taştan yontulmuş heykeller gibi bizi izliyordu. Bildikleri tüm hiyerarşik kuralların, yazılı olmayan tüm yasaların gözlerinin önünde altüst olduğuna tanık oluyorlardı.
Yüzbaşı yerden dirseklerine dayanarak kalkmaya çalışırken yüzündeki gurur kırılması ve öfke kelimelerle tarif edilemezdi. Üniforması toz içinde kalmış, yanağında hafif kırmızı bir iz oluşmuştu.
Tam o sırada, sıranın içinden hafif bir mırıltı yükseldi. Birliğin en kıdemli ve dürüst astsubaylarından biri olan Başçavuş Kemal Özdemir öne doğru bir adım attı. Yılların tecrübesine sahip bu cesur asker, doğrudan olaya tanıklık ettiğini net ve gür bir sesle dile getirdi:
— “Komutanım, teftiş sırasında yaşananlara şahidim. Yüzbaşı kural dışı güç kullandı ve Teğmen meşru müdafaa hakkını kullandı.”
Özdemir’in bu cesur adımı, diğer askerlerin de korkuyu üzerinden atmasını sağladı. İki çavuş daha öne çıkarak aynı ifadeleri doğruladı. Sahadaki o buz gibi hava, yerini hakikatin ve adaletin getirdiği sarsıcı bir rahatlamaya bıraktı.
Sonuç: Onurun Zaferi
Olayın ardından başlatılan resmi soruşturma, Binbaşı Ali Yıldız’ın tarafsız ve adil yaklaşımı sayesinde kısa sürede sonuçlandı. Kamera kayıtları ve tanık ifadeleri, Yüzbaşı Korkmaz’ın yetkisini kötüye kullandığını ve fiziksel saldırıyı başlatan taraf olduğunu net bir şekilde kanıtladı. Korkmaz üsseden uzaklaştırılırken, ben görevimin başındaydım.
Aylar sonra, aynı talim sahasından güneşli bir sabahsında geçerken aynaya baktım. Başımda kaskım, sırtımda üniformam ve en önemlisi başım dik bir şekilde yürüyordum. O gün Eskişehir’de sadece bir krizin üstesinden gelmemiştim; kadınların bu orduda sadece birer dekor değil, çelikten birer irade ve onur abidesi olduğunu herkese kanıtlamıştım.