1982’de İstanbul’da kaybolan Aylin Kaya’dan 20 yıl sonra çıkan mektup herkesi şoke etti.
1982’de İstanbul’da kaybolan Aylin Kaya’dan 20 yıl sonra çıkan mektup herkesi şoke etti.
BALAT CAMİİ’NİN DUVARLARINDA SAKLI KALAN KIZ – AYLİN KAYA’NIN 20 YILLIK SESSİZ ÇIĞLIĞI
Bölüm 1: Kaybolan Çocuk ve Minarenin Sırrı
İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Balat’ta, dar sokakların ve tarihi taş binaların arasında yüzyıllardır ayakta duran eski bir cami vardı. İnsanlar buraya sadece namaz kılmak için değil, huzur bulmak için de gelirdi.
Balat Camii’nin kalın taş duvarları birçok insanın gözyaşına, duasına ve sırrına şahit olmuştu.

Fakat hiç kimse, bu duvarların içinde yirmi yıl boyunca saklanan büyük bir gerçeğin olduğunu bilmiyordu.
2002 yılının soğuk bir mart sabahında, caminin müezzini Ahmet Bey her zamanki gibi erkenden geldi. Ancak o gün caminin avlusunda alışılmadık bir kalabalık vardı.
İnsanların yüzlerinde korku ve şaşkınlık vardı.
Ahmet Bey hızla içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında donup kaldı.
Caminin mihrabının önünde yaşlı imam Selman Efendi hareketsiz yatıyordu.
“Allah rahmet eylesin…” diye fısıldadı yaşlı cemaatten biri.
Selman Efendi 72 yaşındaydı. Otuz yıldan fazla bir süre Balat Camii’nde görev yapmış, herkesin saygı duyduğu bir insandı.
Çocuklara Kur’an öğretmiş, fakirlere yardım etmiş, cenazelerde dua etmişti.
Ama insanlar onu tanıdıklarını düşünürken aslında onun içinde taşıdığı büyük sırrı hiç bilmiyorlardı.
Polisler camiye geldiğinde imamın küçük odasını incelemeye başladılar.
Oda son derece sadeydi.
Küçük bir yatak…
Eski kitaplarla dolu bir raf…
Bir seccade…
Ve yıllardır kullanılan küçük bir masa.
Her şey normal görünüyordu.
Ta ki caminin yaşlı görevlisi Mehmet Amca konuşana kadar.
“Efendim…” dedi titreyen sesiyle.
“İmamın bazı eşyaları minarenin içinde sakladığı küçük bir oda vardı. Oraya kimseyi sokmazdı.”
Polis memuru şaşırdı.
“Ne saklardı orada?”
Mehmet Amca başını salladı.
“Bilmem. Hep ‘kutsal emanetler’ derdi.”
Polisler minarenin dar ve eski merdivenlerinden yukarı çıktılar.
Yıllardır kimsenin dokunmadığı küçük bir oda vardı orada.
Tozlu rafların arasında eski kitaplar, birkaç kutu ve küçük ahşap bir sandık duruyordu.
Sandığın kilidi kapalıydı.
Ancak Selman Efendi’nin cebinden çıkan eski anahtarlardan biri sandığa uydu.
Kapak açıldığında içeriden eski fotoğraflar çıktı.
Genç bir Selman Efendi…
Eski mektuplar…
Sararmış belgeler…
Ve en altta küçük bir zarf.
Zarfın üzerinde sadece iki kelime yazıyordu:
“Ben Aylin.”
Mehmet Amca’nın yüzü bir anda değişti.
Ellerindeki kağıt titremeye başladı.
“Aylin…”
diye fısıldadı.
“Bu mümkün değil.”
Polis memuru ona baktı.
“Kim bu Aylin?”
Mehmet Amca yavaşça sandalyeye oturdu.
“Yirmi yıl önce kaybolan kız…”
“Dokuz yaşındaki Aylin Kaya.”
1982 yılının nisan ayında İstanbul büyük bir haberle sarsılmıştı.
Dokuz yaşındaki Aylin Kaya okuldan eve dönmemişti.
Saatler geçti.
Sonra günler…
Sonra haftalar…
Polis bütün İstanbul’da arama yaptı.
Gazeteler onun fotoğrafını bastı.
Televizyonlar haber yaptı.
Ama küçük kızdan hiçbir iz bulunamadı.
Sanki İstanbul’un kalabalık sokakları onu yutmuştu.
Annesi Sevim Hanım acıdan hastalandı.
Babası Kemal Bey kendini alkole verdi.
Ama Aylin’in babaannesi Nurcan Hanım asla vazgeçmedi.
“Torunum yaşıyor.” derdi.
“Ben bunu hissediyorum.”
Ve yıllar boyunca her kapıyı çaldı.
Her sokağı aradı.
Her dua ettiğinde aynı şeyi söyledi:
“Allah’ım, bana Aylin’imi göster.”
Mehmet Amca zarfı açtı.
İçinden küçük bir çocuğun el yazısıyla yazılmış bir mektup çıktı.
Tarih 1996 idi.
Aylin’in kaybolmasından tam 14 yıl sonra.
Mektupta şu sözler yazıyordu:
“Ben Aylin Kaya.”
“Buraya nasıl geldiğimi tam hatırlamıyorum.”
“İmam Baba bana bakıyor.”
“Bana iyi davranıyor.”
“Ama neden dışarı çıkamıyorum?”
“Neden kimseyle konuşamıyorum?”
“Kimse beni duymuyor ama ben herkesi duyuyorum.”
“Eğer biri bu mektubu bulursa lütfen anneanneme söyleyin.”
“Ben iyiyim.”
“Ve ona söyleyin…”
“Sudaki kırmızılığı gördüm.”
“Kan mıydı bilmiyorum.”
Mehmet Amca’nın yüzü bembeyaz oldu.
Çünkü yıllardır caminin arka tarafında yaşayan sessiz bir kız vardı.
Herkes onu Selman Efendi’nin uzak akrabası sanıyordu.
Konuşmadığı için kimse onunla iletişim kuramıyordu.
İmam ona “Zehra” diyordu.
“Allah’ın emaneti” olduğunu söylüyordu.
Ama şimdi herkes aynı soruyu soruyordu:
Zehra gerçekten kayıp Aylin Kaya olabilir miydi?
BALAT CAMİİ’NİN DUVARLARINDA SAKLI KALAN KIZ – AYLİN KAYA’NIN 20 YILLIK SESSİZ ÇIĞLIĞI
Bölüm 2: Selman Efendi’nin Sakladığı Çocuk
Selman Efendi’nin ölümünden sonra ortaya çıkan mektup, sadece Balat’ı değil bütün İstanbul’u sarsmıştı.
Yıllardır kayıp olan küçük Aylin Kaya’nın adı yeniden herkesin dilindeydi.
Gazeteciler caminin önünde bekliyor, insanlar sokaklarda bu gizemi konuşuyordu.
“İmam gerçekten onu sakladı mı?”
“Yoksa onu korumaya mı çalıştı?”
Kimse gerçeği bilmiyordu.
Çünkü ortada sadece birkaç mektup ve yıllardır sessiz kalan bir kız vardı.
Ama asıl hikâye 1982 yılında başlamıştı.
İstanbul, Nisan 1982…
Bahar yeni yeni şehre geliyordu.
Boğaz’ın üzerinde hafif bir sis vardı.
Selman Efendi o zamanlar 32 yaşındaydı.
Genç bir imamdı.
Mahalle halkı onu sakinliği, güzel konuşması ve yardımseverliğiyle tanıyordu.
O sabah her zamanki gibi sabah namazından sonra camiden çıktı ve Haliç kıyısında yürümeye başladı.
Kafasında birçok düşünce vardı.
Mahallenin sorunları…
İnsanların dertleri…
Ve yaklaşan cuma vaazı…
Tam kıyıya baktığı sırada kayalıkların arasında garip bir hareket gördü.
Önce küçük bir hayvan sandı.
Ama biraz daha yaklaşınca bunun bir çocuk olduğunu fark etti.
Küçük bir kız…
Üzeri ıslaktı.
Saçları yüzüne yapışmıştı.
Ayakları çıplaktı.
Ve en korkutucu olan şey gözleriydi.
Kız ağlamıyordu.
Bağırmıyordu.
Sadece boş gözlerle karşısına bakıyordu.
Selman Efendi hemen yanına çömeldi.
“Çocuğum… iyi misin?”
Kız cevap vermedi.
“Adın ne?”
Sessizlik.
“Ailen nerede?”
Yine cevap yoktu.
Selman Efendi onun elindeki küçük yarayı fark etti.
Cübbesinden bir parça koparıp yarasını sardı.
O an içinde garip bir his oluştu.
Sanki bu çocuk ona emanet edilmişti.
Normal şartlarda yapması gereken belliydi.
Polisi aramak.
Hastaneye götürmek.
Ailesini bulmaya çalışmak.
Ama o gün farklı bir karar verdi.
Kızı kimse görmeden caminin arka tarafına götürdü.
Eski depo olarak kullanılan küçük bir odaya yerleştirdi.
Ona sıcak yemek verdi.
Temiz kıyafetler getirdi.
Saatler boyunca konuşmaya çalıştı.
Ama kız tek kelime etmiyordu.
Ertesi gün mahallede büyük bir haber yayıldı.
Dokuz yaşındaki Aylin Kaya kaybolmuştu.
Selman Efendi gazetede fotoğrafı gördüğünde kalbi duracak gibi oldu.
Fotoğraftaki kız…
Caminin arka odasında uyuyan çocukla aynıydı.
Aynı yüz.
Aynı gözler.
Aynı küçük iz.
O an gerçeği anlamıştı.
Bulduğu çocuk kayıp Aylin Kaya’ydı.
Selman Efendi günler boyunca düşündü.
Onu ailesine teslim etmeli miydi?
Polise gitmeli miydi?
Her gece dua etti.
Ama her sabah aynı korkuyla uyandı.
Çünkü küçük kız geceleri kabus görüyordu.
“Hayır baba…”
“Lütfen yapma…”
“Anne yardım et…”
diye ağlıyordu.
Selman Efendi onun korkunç bir şey yaşadığını düşündü.
Belki ailesi ona zarar vermişti.
Belki geri gönderirse yine acı çekecekti.
Kendi içinde bir karar verdi.
“Ben onu koruyacağım.”
Ama o karar, yıllar sonra büyük bir sırrın başlangıcı olacaktı.
Selman Efendi kıza yeni bir isim verdi.
“Zehra.”
“Artık sen Zehra’sın.”
Küçük kız ona baktı.
İlk kez gözlerinde bir tepki vardı.
Ama bu tepki mutluluk değildi.
Korkuydu.
Çünkü Aylin kendi adını biliyordu.
Kendi kimliğini biliyordu.
Ama artık kimse onun gerçek adını duymayacaktı.
Zaman geçti.
Aylar yıllara dönüştü.
Balat halkı caminin arkasında yaşayan sessiz kızı kabul etti.
Herkes onun konuşamadığını düşünüyordu.
Selman Efendi ise sürekli aynı şeyi söylüyordu:
“Allah onu bana emanet etti.”
İnsanlar ona hayran kaldı.
Bazıları onu merhametli biri olarak gördü.
“Yetim bir kıza sahip çıktı.”
dediler.
Ama kimse o küçük odanın içinde yaşayan kızın kalbinde neler olduğunu bilmiyordu.
Aylin büyüyordu.
Ama dış dünyadan kopuk büyüyordu.
Pencereden sadece İstanbul’un ışıklarını izliyordu.
Sokaktan geçen insanları…
Çocukları…
Denizi…
Özgürlüğü…
Duvarların arasından hayal ediyordu.
Bir gün eski bir defter buldu.
İlk sayfasına titreyen elleriyle yazdı:
“Ben Aylin Kaya.”
Sonra tekrar yazdı.
“Ben Aylin Kaya.”
Ve tekrar…
Çünkü korkuyordu.
Bir gün kendi adını bile unutabileceğinden korkuyordu.
Yıllar sonra Selman Efendi’nin odasında bulunan o defter, herkesin gözünü yaşartacaktı.
Çünkü o sayfalarda bir çocuğun hayatta kalma mücadelesi vardı.
Bir insanın kimliğini kaybetmemek için verdiği savaş vardı.
1990 yılına gelindiğinde Aylin artık genç bir kız olmuştu.
Ama hâlâ aynı odadaydı.
Dışarıdan bakıldığında Selman Efendi ona iyi davranıyordu.
Yemek veriyor.
Kitap getiriyor.
Onunla ilgileniyordu.
Fakat görünmeyen başka bir gerçek vardı.
Aylin’in hayatındaki bütün kararları artık başkası veriyordu.
Ne zaman uyuyacağı…
Ne zaman çıkacağı…
Ne konuşacağı…
Ne düşüneceği…
Hepsi kontrol altındaydı.
Bir gece Aylin cesaretini topladı.
Selman Efendi’ye baktı.
Ve yıllardır söylemediği şeyi söyledi:
“Ben Aylin’im.”
Selman Efendi donup kaldı.
İlk defa onun konuştuğunu duyuyordu.
Gözleri doldu.
Ama yüzündeki ifade değişti.
Korkmuştu.
Çünkü yıllardır sakladığı gerçek artık ortaya çıkmıştı.
“Aylin…”
diye fısıldadı.
“Bunu bir daha söyleme.”
Genç kız gözlerini indirdi.
“Neden?”
Selman Efendi cevap vermedi.
Çünkü o da biliyordu.
Yıllar önce yaptığı seçim artık sadece bir koruma değildi.
Bir sırrın içine dönüşmüştü.
Ve o geceden sonra Aylin bir şeyi anladı:
Selman Efendi onu seviyordu.
Ama aynı zamanda onu özgür bırakmaktan korkuyordu.
Çünkü bazen insan, sevdiğini korumaya çalışırken farkında olmadan onun hayatını elinden alabilirdi.