BİR DİLENCİ LÜKS BİR RESTORANDA AŞAĞILANIYOR ANİDEN AKICI FRANSIZCA KONUŞMAYA BAŞLIYOR VE HERKE
Lüks Restoranda Dilenci Sandılar… Ta ki Kusursuz Fransızcasıyla Herkesi Şoke Edene Kadar
BÖLÜM 1
İstanbul geceleri bazen insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarırdı.
Gündüzleri kalabalığın içinde kaybolan insanlar, geceleri şehrin sessiz sokaklarında kendi hikâyeleriyle baş başa kalırdı.
Boğaz’ın üzerinden esen soğuk rüzgâr, Nişantaşı’nın pahalı caddelerinde dolaşırken vitrinlerdeki ışıklar yağmur damlalarıyla dans ediyordu.
Şehrin bir tarafında milyonluk arabalar, pahalı restoranlar ve gösterişli hayatlar vardı.
Diğer tarafında ise görünmeyen insanlar.
Kimsenin fark etmediği hayatlar.
Kimsenin sormadığı hikâyeler.
O gece herkes sadece güzel kıyafetlere, pahalı saatlere ve gösterişli masalara bakıyordu.
Ama hiç kimse restoranın kapısında duran kadının kim olduğunu bilmiyordu.
Kadının adı Lara Demir‘di.

Otuz beş yaşındaydı.
Ama yüzündeki yorgunluk onu daha yaşlı gösteriyordu.
Üzerinde eski, kahverengi bir pardösü vardı.
Kenarları yıpranmıştı.
Ayakkabıları yıllar önce kullanılmaz hale gelmişti.
Şimdi ise çıplak ayakları soğuk kaldırım taşlarına basıyordu.
Elinde birkaç bozuk para vardı.
Sadece birkaç lira.
Ama onun asıl kaybettiği şey para değildi.
Kendini kaybetmişti.
Üç gündür doğru düzgün yemek yememişti.
Fakat açlık, içinde taşıdığı acının yanında çok küçük kalıyordu.
Lara restoranın büyük camlarından içeri baktı.
İçeride insanlar gülüyordu.
Kristal bardaklar birbirine çarpıyor, pahalı parfümler havaya karışıyor, insanlar hayatlarının ne kadar mükemmel olduğunu göstermeye çalışıyordu.
Bir kadın pahalı bir elbiseyle masada oturmuş arkadaşlarına anlatıyordu:
“Paris’teki o geceyi hatırlıyor musunuz?”
Lara’nın kalbi aniden duracak gibi oldu.
Paris.
Bu kelime onun için sadece bir şehir değildi.
Bir yaraydı.
Bir hatıraydı.
Bir zamanlar yaşadığı başka bir hayattı.
Gözlerini kapattı.
Ve yıllardır gömmeye çalıştığı görüntüler tekrar ortaya çıktı.
Taş sokaklar…
Küçük bir Fransız kafesi…
Gülen bir adam…
Ve bir ses.
“Mon amour…”
Lara hızla gözlerini açtı.
Hayır.
Bunu hatırlamamalıydı.
Geçmişi kapatmıştı.
En azından öyle sanıyordu.
Tam geri dönmek üzereyken restoranın kapısındaki garson onu fark etti.
Üzerindeki düzgün takım elbiseyi düzeltti.
Yüzünde rahatsız olmuş bir ifade vardı.
Sanki Lara bir insan değil de ortadan kaldırılması gereken bir şeymiş gibi baktı.
“Hanımefendi.”
Sesi kibar görünüyordu.
Ama içindeki küçümseme saklanamıyordu.
“Burada ne yapıyorsunuz?”
Lara cevap vermedi.
Sadece içeri baktı.
Garson kaşlarını çattı.
“Bakın, burası müşterilerimizin özel bir yeri.”
Bir adım yaklaştı.
“Lütfen buradan uzaklaşın.”
Lara yavaşça ona baktı.
“Ben sadece…”
Sözünü tamamlayamadı.
Garson alaycı şekilde güldü.
“Sadece ne?”
“Bir şey mi isteyeceksiniz?”
Lara’nın yüzü kızardı.
Utançtan.
Öfkeden değil.
Çünkü yıllardır insanlar ona böyle davranıyordu.
Onu görmeden karar veriyorlardı.
Kıyafetine bakıp kim olduğunu düşünüyorlardı.
Garson biraz daha sert konuştu.
“Burada dilencilik yapamazsınız.”
O anda çevredeki birkaç müşteri dönüp bakmaya başladı.
Şık giyimli bir adam yanındaki kadına fısıldadı:
“Her gün böyle insanlar geliyor.”
Kadın küçümseyerek başını salladı.
“Şehrin kalitesini düşürüyorlar.”
Lara bunları duydu.
Ve içinde yıllardır sessiz kalan bir şey hareket etti.
Çünkü o gerçekten kimsenin sandığı kişi değildi.
Sadece bunu kanıtlamak istememişti.
Ta ki o geceye kadar.
Garson koluna dokunup onu uzaklaştırmaya çalıştığında Lara’nın dudaklarından beklenmedik bir cümle çıktı.
Ama Türkçe değildi.
Fransızcaydı.
Ve kusursuzdu.
“Je ne suis pas une mendiante.”
Ben bir dilenci değilim.
Restoranın önündeki herkes donup kaldı.
Garsonun eli havada kaldı.
Çünkü karşısındaki kadın az önce sokaktan gelmiş biri gibi görünüyordu.
Ama konuştuğu Fransızca…
Paris’in en seçkin okullarında eğitim almış biri gibiydi.
İçeride oturan yaşlı bir adam ayağa kalktı.
Gözlerini kıstı.
“Bu imkânsız…”
Lara ona baktı.
Ama adamı tanımıyordu.
Garson şaşkınlıkla sordu:
“Fransızca biliyor musunuz?”
Lara’nın gözleri boşluğa daldı.
“Biliyordum.”
Bu cevap herkesi daha fazla şaşırttı.
Biliyordum.
Geçmişte kalmış bir şeyden bahsediyordu.
Sanki artık o kişi değildi.
O gece Lara’nın hayatı yeniden değişmeye başladı.
Çünkü o tek cümle, yıllardır saklanan bütün sırların kapısını açmıştı.
Restoranın karşı tarafında duran siyah paltolu adam da onu izliyordu.
Lara fark etmemişti.
Ama adam onu ilk gördüğü anda tanımıştı.
Yıllardır aradığı kadını sonunda bulmuştu.
Adamın adı Emir Arslan‘dı.
Ve onun bildiği bir gerçek vardı.
Lara Demir’in yıllardır herkesten sakladığı geçmiş…
Aslında bir ölüm hikâyesiydi.
Lara restorandan uzaklaşmaya başladı.
İnsanların bakışlarını artık hissetmek istemiyordu.
Ama birkaç sokak ilerlediğinde tuhaf bir şey fark etti.
Takip ediliyordu.
Adımlarını hızlandırdı.
İstanbul’un kalabalık sokaklarında yürüdü.
Ama arkasındaki kişinin hâlâ orada olduğunu biliyordu.
Sonunda küçük bir camiye sığındı.
İçeride yaşlı bir kadın oturuyordu.
Kadının adı Fatma Hanımdı.
Lara’yı tanıyordu.
Çünkü son aylarda ona bazen yemek veren tek insan oydu.
Fatma Hanım yanına geldi.
“Kızım…”
Lara başını kaldırdı.
“İyi misin?”
Lara cevap vermedi.
Kadın sessizce yanına oturdu.
Sonra söylediği cümle Lara’nın içini titretti.
“Geçmişinden kaçıyorsun.”
Lara şaşkınlıkla baktı.
“Bunu nereden biliyorsunuz?”
Fatma Hanım hafifçe gülümsedi.
“Çünkü gözlerinden belli.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Lara fısıldadı:
“Ben kim olduğumu bile bilmiyorum artık.”
Fatma Hanım ona baktı.
“İnsan kendini unutabilir kızım.”
Bir duraklama.
“Ama geçmiş insanı asla unutmaz.”
O gece Lara tekrar eski mahallelerine gitti.
Ayakları onu farkında olmadan Galata’ya götürdü.
Çünkü bazı yerler insanın hafızasında saklı kalırdı.
Eski bir bina.
Paslanmış kapı.
Kırık cam.
Bir zamanlar onun hayatının en güzel günlerinin geçtiği yer.
Fotoğraf stüdyosu.
Lara kapıyı açtı.
İçerisi toz içindeydi.
Ama hâlâ aynı kokuyordu.
Eski fotoğraf makineleri.
Duvarlardaki boş çerçeveler.
Ve anılar.
Bir fotoğraf aldı.
Üzerinde genç hali vardı.
Yanında ise bir adam.
Antoine Laurent.
Fransız fotoğrafçı.
Onun hayatındaki en büyük aşk.
Lara fotoğrafa dokundu.
Ve o anda bir ses duydu.
“Onu hâlâ hatırlıyor musun?”
Lara dondu.
Arkasını döndü.
Siyah paltolu adam oradaydı.
Emir Arslan.
“Sen kimsin?”
Adam birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra cevap verdi:
“Senin ölmediğini bilen tek kişi.”
Lara’nın yüzündeki renk kayboldu.
“Ne demek istiyorsun?”
Emir cebinden eski bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafı Lara’ya uzattı.
Lara baktı.
Ve nefesi kesildi.
Fotoğrafta…
Kendisinin öldüğü gece vardı.
Antoine yerde yatıyordu.
Ve yanında…
Lara’nın cansız bedeni görünüyordu.
Lara geri çekildi.
“Bu imkânsız.”
Emir yavaşça konuştu.
“Hayır Lara.”
“Bu gerçek.”
“Sen o gece ölmedin.”
Bir adım yaklaştı.
“Sadece herkes senin öldüğünü sandı.”
Lara’nın elleri titremeye başladı.
Çünkü yıllardır cevaplayamadığı bütün soruların cevabı artık karşısındaydı.
Emir son cümleyi söylediğinde ise Lara’nın dünyası tamamen değişti.
“Antoine öldürülmedi sadece.”
“Sen de hedefindin.”
Lüks Restoranda Dilenci Sandılar… Ta ki Kusursuz Fransızcasıyla Herkesi Şoke Edene Kadar
BÖLÜM 2
Lara’nın elleri titriyordu.
Emir’in uzattığı fotoğraf hâlâ parmaklarının arasındaydı.
Yıllardır kaçtığı gerçek, yıllardır unutmaya çalıştığı gece…
Şimdi karşısında duruyordu.
Kendi ölümünün fotoğrafı.
Bu mümkün değildi.
“Hayır…” diye fısıldadı Lara.
“Bu gerçek olamaz.”
Emir sessizce ona baktı.
“Hatırlamıyorsun.”
Lara başını kaldırdı.
“Ne hatırlamıyorum?”
“O geceyi.”
Bu söz Lara’nın içine işledi.
Çünkü gerçekten de hatırlamıyordu.
Yıllardır zihninde büyük bir boşluk vardı.
Hatırladığı son şey Antoine ile birlikte yürüdüğü yağmurlu sokaklardı.
Sonra…
Karanlık.
Bir silah sesi.
Çığlık.
Ve ardından hiçbir şey.
Uyandığında ise bambaşka bir hayata başlamıştı.
Adını bile doğru düzgün hatırlamadığı günler olmuştu.
Kim olduğunu.
Nereden geldiğini.
Neden yalnız kaldığını.
Hepsi kaybolmuştu.
Ama şimdi biri çıkmış ve ona aslında kim olduğunu söylemeye çalışıyordu.
“Sen kimsin?” diye sordu Lara tekrar.
Emir derin bir nefes aldı.
“Ben Antoine’ın eski dostuyum.”
Lara’nın gözleri büyüdü.
“Antoine’ın dostu mu?”
“Evet.”
“Sen neredeydin?”
Bu soru Emir’i susturdu.
Çünkü cevabı kolay değildi.
“Oradaydım.”
Lara geri çekildi.
“O gece mi?”
Emir başını salladı.
“Evet.”
Yıllar önce…
Paris’in küçük sokaklarından birinde genç bir kadın ve genç bir adam tanışmıştı.
Lara o zamanlar bambaşka biriydi.
Güçlüydü.
Hayalleri vardı.
Fotoğraf çekmeyi seviyordu.
İnsanların yüzlerindeki gerçek duyguları yakalamak onun tutkusu olmuştu.
Antoine ise Fransız bir fotoğrafçıydı.
İstanbul’a sadece birkaç aylığına gelmişti.
Ama hayatının değişeceğini bilmiyordu.
Lara ile tanıştığında ona ilk söylediği şey şuydu:
“Sen insanların yüzlerini değil, ruhlarını görüyorsun.”
Lara gülmüştü.
“Bu sadece bir fotoğraf.”
Antoine başını sallamıştı.
“Hayır.”
“Bu bir hikâye.”
Zamanla birbirlerine bağlandılar.
Birlikte küçük bir fotoğraf stüdyosu açtılar.
Mutluydular.
Ta ki Antoine bir gün büyük bir sırrı keşfedene kadar.
Antoine sadece fotoğrafçı değildi.
Aynı zamanda araştırmacıydı.
Çünkü bazı insanların saklamaya çalıştığı şeyleri fark edebiliyordu.
Bir gün çektiği bir fotoğrafta beklenmedik bir detay gördü.
Bir iş toplantısı.
Bir otel.
Ve tanıdığı insanlar.
Fotoğrafta Lara’nın eski ortağı Selim Kaya vardı.
Selim dışarıdan bakıldığında başarılı bir iş insanıydı.
Herkes ona güvenirdi.
Ama Antoine başka bir şey görmüştü.
Sahte belgeler.
Yasa dışı anlaşmalar.
Büyük miktarda para transferleri.
Antoine gerçeği ortaya çıkarmaya karar verdi.
Ve yaptığı en büyük hata…
Bunu Selim’e söylemek oldu.
“Sen onu neden durdurmadın?”
Lara’nın sesi Emir’i geçmişten çıkardı.
Emir gözlerini yere indirdi.
“Çünkü geç kaldım.”
Lara sessiz kaldı.
“Antoine bana o gece mesaj gönderdi.”
“Ne yazıyordu?”
Emir acıyla gülümsedi.
“Gel.”
“Sadece bir kelime.”
Lara’nın kalbi sıkıştı.
“Sonra?”
“Oraya vardığımda her şey bitmişti.”
O gece yağmur çok şiddetliydi.
Antoine’ın stüdyosunun önünde polis arabaları vardı.
İnsanlar bağırıyordu.
Lara yerdeydi.
Antoine ağır yaralıydı.
Ve Selim ortadan kaybolmuştu.
Emir Lara’yı oradan çıkarmıştı.
Çünkü bir şey fark etmişti.
Bu sıradan bir saldırı değildi.
Birileri sadece Antoine’ı öldürmek istememişti.
Lara’yı da yok etmek istemişti.
“Sen neden beni sakladın?”
Lara’nın sesi titriyordu.
Emir ona baktı.
“Çünkü seni bulurlarsa işi tamamlayacaklarını biliyordum.”
“Ve neden yıllarca bana gelmedin?”
Emir sustu.
Sonra yavaşça cevap verdi.
“Çünkü sen hatırlamıyordun.”
Lara şaşırdı.
“Ne?”
“Doktorlar travma nedeniyle hafızanın kendini kapattığını söyledi.”
Emir devam etti.
“Yeni bir isimle yaşamaya başladın.”
“Eski hayatını tamamen unuttun.”
Lara gözlerini kapattı.
Yıllardır neden kendisini boşlukta hissettiğini şimdi anlıyordu.
Tam o sırada eski binanın dışından bir ses geldi.
Araba kapıları.
Birden fazla insan.
Emir’in yüzü değişti.
“Geldiler.”
Lara panikle baktı.
“Kim?”
Emir cevap vermedi.
Sadece elindeki eski dosyaya baktı.
“Selim.”
Lara’nın kalbi hızlandı.
“Buraya mı geldi?”
Emir başını salladı.
“Evet.”
“Çünkü artık senin yaşadığını biliyor.”
Kapı sertçe açıldı.
Ayak sesleri merdivenlerde yankılandı.
Lara ve Emir hızla arka odaya geçtiler.
Emir pencereye baktı.
“Buradan çıkacağız.”
Lara aşağı baktı.
İkinci kattaydılar.
“Atlayamam.”
Emir ona baktı.
“Yıllarca imkânsız şeyleri yaptın.”
“Şimdi de yapacaksın.”
Lara korkuyordu.
Ama ilk defa korkusundan kaçmak istemiyordu.
Çünkü artık biliyordu.
Kaçtığı şey geçmiş değildi.
Kaçtığı şey gerçekti.
Pencereden çıktıkları anda kapı kırıldı.
Selim içeri girdi.
Yıllar sonra ilk kez Lara ile karşı karşıyaydı.
Ona baktı.
Ve gülümsedi.
“Sonunda.”
Lara aşağıdan onu gördü.
O gülümsemeyi tanıyordu.
Çünkü bazen insanlar yüzleriyle değil…
Bakışlarıyla kendilerini ele verirdi.
Selim bağırdı:
“Lara!”
Ama Lara durmadı.
Emir ile birlikte karanlık sokağa doğru koştu.
Saatler sonra güvenli bir yerdeydiler.
Emir masaya dosyaları koydu.
“Artık her şeyi bilmen gerekiyor.”
Lara sessizce oturdu.
Dosyanın içinden fotoğraflar çıktı.
Belgeler.
Notlar.
Ve Antoine’ın son yazdığı mektup.
Lara’nın elleri titreyerek açtı.
Mektupta tek bir cümle vardı:
“Sevgili Lara…”
“Eğer bunu okuyorsan, bana olanları öğrenmişsindir.”
“Ama bilmeni istediğim bir şey var.”
“Sen hiçbir zaman zayıf olmadın.”
“Güçlü olmanın ne olduğunu senden öğrendim.”
Lara’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Devamını okudu.
“Selim beni susturabilir.”
“Ama gerçeği susturamaz.”
“Çünkü gerçek, doğru insanı her zaman bulur.”
Lara mektubu kapattı.
Yıllardır ilk kez ağladı.
Ama bu acıdan değildi.
Hatırladığı içindi.
Kendini hatırladığı için.
Kim olduğunu.
Nereden geldiğini.
Ve neden hâlâ hayatta olduğunu.
Emir ona baktı.
“Şimdi ne yapacaksın?”
Lara pencerenin dışındaki İstanbul ışıklarına baktı.
Eskiden olsa kaçardı.
Saklanırdı.
Sessiz kalırdı.
Ama artık aynı kadın değildi.
“Gerçeği ortaya çıkaracağım.”
Emir hafifçe gülümsedi.
“Selim çok güçlü.”
Lara başını çevirdi.
“Ben de artık kim olduğumu biliyorum.”
Ertesi sabah İstanbul’un en büyük gazetecilerinden biri olan Yasemin Aydın gizli bir dosya aldı.
Gönderen bilinmiyordu.
Ama dosyanın içindeki belgeler yıllardır saklanan büyük bir skandalı ortaya çıkarabilecek güçteydi.
Yasemin belgeleri okudukça yüzündeki ifade değişti.
“Bu imkânsız…”
Çünkü dosyada sadece Selim Kaya’nın suçları yoktu.
Daha büyük bir gerçek vardı.
Antoine’ın ölümünün arkasındaki kişi…
Herkesin sandığından çok daha yakındı.
Aynı saatlerde Selim büyük ofisinde oturuyordu.
Telefonu çaldı.
“Sorun var.”
Selim kaşlarını çattı.
“Ne sorunu?”
Adamın sesi titriyordu.
“Lara yaşıyor.”
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Selim yavaşça ayağa kalktı.
Yıllardır ilk kez korkmuştu.
Çünkü Lara’nın hayatta olması…
Sadece geçmişin geri dönmesi değildi.
Aynı zamanda onun sonunun başlamasıydı.
Selim pencereye yürüdü.
İstanbul’a baktı.
Ve fısıldadı:
“Bu kez kaçamayacaksın Lara.”
Ama Selim’in bilmediği bir şey vardı.
Lara artık eski Lara değildi.
O artık kaybolmuş kadın değildi.
O artık gerçeği bilen kadındı.
Ve bu kez…
Av değil.
Avcıydı.